Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 19

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 19

Ve sen bana baktığında, aramızdaki uçurumları kapatabilmek için tek bir sözcük yeterliydi aslında.

Victoria !

Bir melek bana sesleniyordu. Adım uzun bir tünelin en uzak ucundan haykırılıyormuş gibi çınlıyordu kulaklarımda. Birisi bana sesleniyordu. Başımı çevirmek istedim. Bedenimi girdiği ızdırap denizinden kurtarabilmek için, bana seslenen meleğe ulaşabilmek için delicesine bir istekle başımı çevirebilmeyi diledim. Ama bedenim uyuşmuştu, gözkapaklarım çoktan vazgeçmişti savaşmaktan. Hissizlik bulutunun içindeydim sanki. Göremiyordum, duyamıyordum, konuşamıyor, hareket edemiyordum. Ölüm değildi bu, sanki arafta kalmıştım.

” En azından savaştın,” diyordu içimdeki ses. “Denedin.”

Zihnimde beliren görüntülere engel olamıyordum. Devona’nın yüzü buğulu bir ayna gibi zihnimde dolaşıyordu. Kızımın saçlarını okşarken “ Döneceğim,” diyordum, Devon’ın yüzüne hasretle bakarken “ Döneceğim,” diyordum. Şimdi kızımın yüzü aklımda canlanmışken ona ne diyecektim? Ona gelemeyeceğimi nasıl söyleyecektim? Devona beline kadar bukle bukle dökülen sarı saçlarını savurarak kahkaha atıyor, zıplayarak şarkı söylüyordu. Ona uzanmak, kollarıma alıp kokusunu doya doya içime çekmek istiyordum ama ellerim kızıma ulaşmıyordu. Devona’nın yüzü daha yakındı şimdi. Gök mavisi gözleri dolu dolu yüzüme bakarken bir gözyaşı tanesi kirpiklerine takılıp yanağına düştü. İçimin yandığını hissettim. İçimden bir parçanın koptuğunu hissettim.

” Söz vermiştin,” diyordu kızım hıçkırıkları arasında. “ Döneceğine söz vermiştin !”

Parmaklarımı uzatıp kızımı tutabilmek istedim ama hareket edemiyordum. İçimden delicesine yükselen hıçkırıklarla “ Denedim,” diye haykırdım. Oysa Devona çoktan gitmişti. Zihnimdeki hiçliğin içinde “ Denedim,” diye haykırdım yeniden. “ Sana dönebilmek için savaştım, denedim, beni affet !”

Hissizliğin içinde parçalara ayrılana kadar ağladım. Geri dönebilmek için, kızımdan özür dileyebilmek için delicesine yalvardım. İçimdeki acıyı kustum karanlığa, hıçkırıklarım sessiz çığlıklar gibi yankılanırken havada sesimi duyurabilmek için dua ettim. Beni bulmaları için dua ettim, geri dönebilmek için dua ettim.

***

“ Orospu çocuğu ! Seni öldüreceğim, seni ellerimle hadım edeceğim !” Yumruğum kanlar içinde kalmış piçin yüzüne tekrar tekrar inerken vahşi bir hayvan gibi kükrüyor, gözlerimden taşan saf öfkeyle kadınıma dokunan adamı öldüresiye dövüyordum. Yaşamaya hakkı yoktu onun. Bu piçin kanını ellerimde hissetmedikçe, gözlerindeki ışığı sönerken izlemedikçe, onun soğumuş iğrenç bedenini tekrar tekrar tekmelemedikçe durmayacaktım. Duramazdım.

Omzumda hissettiğim sert baskıyla başka bir darbe için hazır bekleyen yumruğum havada asılı kalırken Matt’in “ Yeter .” dediğini duydum. Sanki çok uzaklardan söylenmiş bir ezgi gibi geliyordu kulağıma. Yumruğum hızla piç herifin yüzüne inerken kırılan dişleri, burnu , patlayan derisi dışında elmacık kemiğinden de tatmin edici bir çatırtı yükseldi. Aldığım zevkle şaha kalkan içimdeki canavar “ Daha fazla.” Diye fısıldadı.

Daha fazla.

Ellerim piç kurusunun boğazına kayarken parmaklarımla boynunu sıkıyor, kan içindeki bedeni hava için çırpınırken şevkle onu izliyordum. Ancak ellerim henüz amacına ulaşamadan daha sert bir baskıyla geriye çekildiğimi hissettim. Sert zemine çarpan sırtıma aldırmadan hışımla yeniden ayaklandığımda önümde bir engel olduğunu fark ettim.

Buz gibi bakan ela gözler katıksız bir güçle doluydu. Sesi hiçbir tartışmaya yer vermeksizin güçle yükseldi.

” Yeter !”

Durdum. Soluk soluğa bulunduğum yeri idrak etmeye çalıştım. Gözlerimdeki sis perdesi yavaş yavaş kalkarken kan ter içinde nefes nefese kaldığımı ve sıkılı yumruklarımdaki sızlamayı fark ettim. Matt’e sanki onu ilk kez görüyormuşum gibi bakarken zihnim bulunduğu konumu araştırıyordu. Cevap aklımda bomba gibi patlarken başımı korkuyla arkaya çevirdim. Darmadağın, yarı çıplak bedeniyle birkaç metre ötemde yatan Victoria’nın yüzüne bakarken hiçbir şey düşünemiyordum.

Koştum. Yer ayaklarımın altından kayarken delicesine koştum. Bedenimi dizlerimin üzerine atıp acımı umursamadan Victoria’nın bedenine uzandığımda buz gibi teniyle karşılaştım.

Yüzü bir hayalet kadar solgun, dudakları her zaman taptığım o kırmızılığından uzak bembeyazdı. Soğuktu. Fazla soğuktu.

Titreyen ellerimle güzeller güzeli Victoria’mın yüzünü avuçlarımın arasına alırken kanlı ellerimle yanaklarını okşuyordum.

 “ Victoria. Hadi aşkım yüzüme bak. Bana bak. Victoria !” Victoria’nın tepkisiz buz gibi bedenini kollarımla sararken sesim kendime bile yabancı geliyordu. Delicesine çarpan kalbimdeki çaresizlikle yüzümü göğsüne gömdüm orada içinde kalbinin zayıf ama hala hissedilen atışlarını duyabiliyordum.

”Victoria …” dedim gözlerimden akmakta olduğunu fark etmediğim gözyaşlarımla Victoria’nın yüzüne yaklaşırken. Dudaklarımı kanlanmış buz kesmiş yaralı yanaklarında gezdirdim. Alnını öptüm usulca. Burnunu, kirpiklerini ve ardından dudaklarına yöneldim acıyla. O dudakları yeniden sıcak yapabilmek için, o dudaklardaki anılarımıza yeniden ulaşabilmek için tüm benliğimle öptüm onu.

” Uyan. Bana bak. Sıcak kal aşkım, sıcak ol. Uyan !”

Victoria’nın buz kesmiş bedenini kucağıma alırken paltomla bedenini sıkıca sardım. Yüzünü göğsüme gömer, sıcaklığımı onunla paylaşırken sessizce dua ediyordum. Ne kadar süre geçti, orada öyle ne kadar oturdum bilmiyorum. Uzaktan, çok uzaklardan sesler yükseliyordu. Önce ışıkları fark ettim ; parlak ışıklar yüzüme vuruyor , sesler gittikçe yaklaşıyordu.

Parçalanmış gömleğimin üzerinde bir baskı hissettim. Birinin beni sarstığını fark ettim.

Nerede olduğumu unutmuş sadece kollarımdaki Victoria’nın yüzüne takılı kalan gözlerimi nihayet omzuma dokunan kişiye çevirdiğimde endişeyle açılmış bir çift kahverengi gözün bana bir şey söylemeye çalıştığını anladım. Seslere kapanmıştım sanki. Sıcak kahverengi gözlü kadının söylediklerini ancak bir dakika sonra anlayabildim.

” Bayım, iyi misiniz ?”

Sadece kadının yüzüne bakmakla yetindim. Hayatım kollarımda ölmek üzereyken benim iyi olup olmadığımı nasıl düşünebilirlerdi ? Hayatım parmaklarımın arasından kayıp giderken nasıl iyi olabilirdim ?

Kahverengi gözlerde anlayış dolu bir bakış belirdiğini gördüm. Kadının naif sesi kulaklarımda yankılandı.

” İzin verin, onu iyileştirelim. Hadi.”

Yüzümü yeniden Victoria’yaya çevirdim. Yara içindeki yüzünü okşadım şişmiş parmaklarımla.

” İzin verin, bayım.” Dedi başka bir ses.

Onu bırakmak istemiyordum. Sıcaklığımı veriyordum ben Victoria’yaya. Yeniden sıcak olacaktı, yeniden bana bakacaktı. Bırakırsam onu kaybederdim.

” Bırak onu iyileştirsinler Devon, izin ver” dedi daha tanıdık bir ses. Boş bakışlarla yüzüme bakan adama döndüm. Bakışlarındaki bir şey beni bırakmaya zorladı. Onu iyileştirmelerine izin vermeye zorladı.

Victoria’mın bedeni kollarımdan alınırken delicesine bir koşuşturma başladığını fark ettim.  Dizlerimin üzerinde bomboş kalan gözlerimle ellerime bakarken birilerinin beni kaldırmaya çalıştığını hissettim. İtiraz etmedim. Konuşacak gücüm yoktu. Söyleyecek tek bir kelimem yoktu. Buz gibi bedenimle dışarıya doğru yürürken rüzgar kulaklarıma bir meleğin hikayesini fısıldıyordu.

***

 

- Matt-

 

Hastaneler hiçbir zaman sevememişimdir. Antiseptik kokusu burun deliklerimden sızarken bembeyaz koridor ve odalarıyla buz gibi bu yeri anlamsız bakışlarla izliyordum. Yaslandığım duvardan sırtıma çarpan serinlik azda olsa kendimi sakinleştirmeme yardımcı olurken gözlerim kapalı kapılara çevrilmişti. Bir anda havada hissettiğim elektrik değişiverdi. Buruk bir yasemin kokusu antiseptik kokusunu bastırıp içime işlerken yumruklarımı sıktım.

” Matt ?” dedi Gabrielle ürkek zayıf bir sesle. Yüzüne bakmadım.

Gabrielle’nın uzun ve taptığım bedeninin hareketlendiğini fark ettim. Şimdi tam önümde duruyordu. Ondan daha uzun olduğumdan başımı tuttuğum hizadan kaldırmadım. Hala yüzüne bakmıyordum.

Gabrielle titrek bir nefes çekti içine.

” Özür dilerim,” dedi usulca. “ Yapmak zorundaydım. Kabul etsen de etmesen de ben bir polisim ve senin karınım. Bugün burada olmasaydım Connecticut polisi çoktan sizi göz altına almış olacaktı. Sonra seni sorgulayacaklardı. Lanet olası her kaynağı araştırıp geçmişini öğrenmeye çalışacaklardı. Sana baskı yapacaklar, konuşman için her yolu deneyeceklerdi. Lanet olasıcalar seni benden alacaklardı !” Hiddetlenen sesi içimi titretirken onun bu gücüne hayran olduğumu düşündüm belki bininci kez. Şimdiye kadar hiçbir kadında görmediğim cesaret ve güçle doluydu.

Gabrielle tepkisiz bedenime bir süre baktıktan sonra yumruğunu hızla göğsüme indirdi. Hiddetle sarsılan bedeni titrerken kontrolünü kaybetmeye çok yakın olduğunu fark ettim. Yumruğu bir kez daha göğsüme indi ve ardından zangır zangır titreyen bedeniyle göğsüme sarıldı. Kollarım onun kırılgan bedenini kucaklarken daha da şiddetle titremeye başladı.

” Lanet olsun, seni bir kez kaybettim. Seni öyle bir kaybettim ki neler hissettiğimi sadece ben bilebilirim. Bir daha aynı şeyi yaşayamam. Bir daha seni kaybedersem dayanamam. Gücüm yok. Benden nefret etsen de seni kaybetmemek için her şeyi yaparım. Benden-“

Dudaklarım usulca başının üzerine değerken zangır zangır titreyen bedenini taşıyan dizleri daha fazla dayanamadı. Yanımızdaki metal oturağa çökerken Gabrielle’nın titreyen bedenini kucağıma çektim. Kollarım bedenini sıkı sıkı sararken Gabrielle buz kesmiş yüzünü boynuma gömmüştü. Onu kollarımda usul usul sallarken “ Senden nefret edebileceğimi nasıl düşünürsün?” diye fısıldadım. Sesim içimdeki duygu çatışmalarından yorgun ; boğuk ve kısık çıkıyordu.

” Beni asla kaybetmeyeceksin,” dedim dudaklarımı alnına bastırırken. “ Çünkü seni asla bırakmayacağım.”

Gabrielle güçlü kollarıyla boynuma sıkıca sarıldı. İçimdeki korku öylesine büyüktü ki onu kızgınlığımla örtmeye çalışmıştım. Gabrielle’nin kanlar içinde o kapıdan girişi aklıma geldikçe çıldırmamak için kendimi zor tutuyordum.

Gabrielle sakinleşmeye yüz tutmuş bedeniyle bedenime daha da sokuldu. Yüzünü yüzüme çevirdiğinde yanağındaki morluğu ve alnındaki dikiş atılan yarasını gördüm yeniden. İçimden yükselen kükremeyi bastırsam da bedenim kaskatı kesilmişti. Ona vuran herifi parçalarına ayırmış olmam bir nevi tatminkarlık verse de bu Gabrielle’nın canının yandığı gerçeğini değiştirmiyordu.

Gabrielle yumruk atmaktan şişmiş ellerini yanaklarıma koyup endişe dolu kahverengi gözlerini gözlerime dikti.

” Anlayamıyorum,” dedi yavaşça. “ Bir adam bir kadını bu kadar çok severken ondan ayrı kalmaya nasıl katlanır ? Birbirlerini böylesine severken nasıl ayrı kalabilirler ?”

Gözlerim sıcacık kahverengi gözlerinde şefkatle gezindi.

” Katlanamaz.” Dedim usulca. “ Birbirlerini sevebilirler ama bu birlikte olacakları anlamına gelmez. Bazen tek çare gitmektir.”

Gabrielle daha da büyüyen gözlerini ellerinden yüzüme çevirdi. Sesi umutsuz küçük bir kız çocuğu gibi çıkıyordu.

” Her zaman başka bir yol vardır. Her zaman başka bir şans vardır. Onu gördüm ; Devon’ı Victoria’yaya sarılırken gördüm. Onu umutsuzca ısıtmaya çalışırken , kucağında bir bebek gibi sallarken gördüm. Victoria’yayı Devon’ı anlatırken gördüm. Gözlerindekini gördüm. Böyle bir aşk böyle bitemez. Birlikte olmaları gerek, hayatları boyunca yarım kalmış yaşayamazlar. Birlikte olmalılar.”

Alnımı alnına dayarken gözlerimizin arasında sadece santimler vardı. Nefesim nefesine karışıyordu.

” Biliyorum.” Diye fısıldadım. “Bende onu umuyorum.”

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 18

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 18

-Victoria-

 

Anılar bazen oldukça yıkıcı olabilir. Anılar bir anda sizi yerle bir edebilir. İnşa ettiğiniz her şey tuzla buz olabilir. Anılar can yakar. Ama umut, anılardan daha çok canınızı yakar. Şeytani parıltılarıyla karşımda duran adama bakarken artık buradan kurtulamayacağımı biliyordum. Hani bazen birinin gözlerine bakarsınız ve her şeyi görürsünüz ya, işte şimdi buz mavisi gözlere bakarken kendi geleceğimi görebiliyordum. Sona gelmiştim. Kurtulamayacaktım.

Kötü olansa kurtulamayacağımı bilmeme rağmen umut ediyor olmamdı. Kızıma yeniden sarılabileceğimi umut ediyordum, Devon’ın kara gözlerine yeniden bakabileceğimi, onların varlığıyla yeniden tam hissedebileceğimi umuyordum. Olmayacağını bile bile kurulan düşler kalbe saplanan hançerler gibidir. Her biri girdiği yeri yakar, geçer.

Umut can yakar ama umut edememek kadar değil. Bu yüzden şükrediyorum, hala umudum olabildiği için şükrediyorum , hala umut edebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum.

***

 

Celladın ayak sesleri. Yaklaşmakta olan ölümün ağır kokusu.

Kapalı alandaki ağır dışkı ve küf kokusu burun deliklerimden içeriye doğru süzülürken basınç yüzünden terleyen bedenime kıyafetlerim yapışıyor saçlarım vahşice terli ensemden sırtıma doğru kıvrılıyordu. Ellerimi sıkıca arkadan bağladıkları eski sandalye ağırlığım altında hafif gıcırtılar çıkartırken bileklerimi saran sıkı ipler tenimi karıncalandırıyordu. Muhtemelen biraz daha böyle kalırsam ellerimi kullanamayacaktım. Terden kayganlaşmış bedenim karşımda iğrenç bakışlarını yüzümde gezdiren adama yöneldiğinde pislik herifin kel kafasından damlayan terin şakaklarından kirli sakalına doğru süzülüşünü izledim.

“Kaset nerede !?” sessiz geçen bir dakikanın ardından adam yeniden konuşmaya başladı.

” Demek konuşmamakta ısrar ediyorsun ha tatlım ?” dedi cüsseli adam sert sesine tezat düşen nazik konuşmasıyla.

Cehennemin dibine doğru yola çıkan biri gibi sıcaklığı ve etrafımda zebani gibi dikilen adamları umursamadan çenemi dik tutarak cüsseli herife ölümcül bir bakış fırlattım.

” Canın cehenneme piç kurusu !”

” Cık cık cık…Yanlış cevap tatlım” Kel kafasından yansıyan parıltılar küçük pencereden süzülen güneş ışığında adeta dans ederken tombul parmakları pantolonuna doğru uzandı. Dehşete düşmüş bir saniye boyunca cüsseli adamın bana yapabileceklerini düşünmeden edemedim. Buraya gelirken öleceğimi bilerek gelmiştim. Dövülmek, vurulmak ya da bıçaklanmaya hazırdım. Yapmaları muhtemel işkenceleri bile göze almıştım. Peki tecavüz ? Buna nasıl katlanırdım ?

Ölüm planım çoktan hazırdı. Asla gözlerimi açmayacaktım. Göreceğim son şeyin bu lanet olası piç kuruları olmaması için gözlerimi asla açmayacaktım. Bu onları görmezden gelmeme yardımcı olurdu. Yüzlerini görmezden gelebilirdim ama tenimde bıraktıkları izleri nasıl görmezden gelecektim ?

Hayır ! diye haykırdı zihnim çığlık çığlığa. Hayır !

Cüsseli adam uzun paltosunun önünden önce pantolonuna uzanıp çoktan kabarmaya başlamış erkekliğini tuttu bir an. Başımı başka bir tarafa çevirsem de onun ereksyona geçmiş erkekliğine dokunan ellerini görmemek için geç kalmıştım.

” Şimdi-” dedi adam sert sesinde daha önce hiç duymadığım bir tonla ” Ceza vakti !”

 

Sert sesi yüksek tavanlı alanı doldururken kemeri bir yay gibi havayı yararak sözlerini desteklercesine bir kez şakladı.

İlk darbe göğsüme inerken yakıcı acının şok etkisine dişlerimi sıkarak karşılık verdim.

Piç kurusu kemeri bir sonraki darbesi için avucuna sararken “ Kaset nerde ?!” dedi yeniden.

Ona yüzüne tükürerek karşılık verdiğimde bir sonraki darbe şiddetle koluma indi. Dişlerimi dudaklarıma gömerken acıyı yok saymaya çalışıyordum. Bu ilk değildi. İlk kez şiddet görmüyordum. Eğer daha önce hiç şiddete maruz kalmamışsanız bir darbe sizi yıkabilirdi ama şiddete alışan kişiler için bu zamanla değişirdi. Her darbeden sonra ayağa kalkmayı, her darbeden sonra gelecek olan acıyı yok saymayı öğrenirdiniz. Bir süre sonraysa hiçbir şey hissetmemeye başlardınız. Kemer bedenime bir kez daha inerken içimdeki çığlığı yutmaya çalıştım. Birkaç darbenin ardından yalnızca inlediğimi ama asla bağırmadığımı fark eden piç kurusu eline geçirdiği avın acı çektiği görmek isteyen bir hayvan gibi nefes nefese yüzüme bakıyordu. Bağırmamı istiyordu. Çığlık atmamı, ağlamamı, yalvarmamı. Onun avcı benimse av olduğumu tüm benliğinde hissetmek ve bu vahşi zevkin doruklarına çıkmak istiyordu.

Dakikalar sonra boğazıma yapıştığında patlayan dudağımdan akan kan nasırlı ellerine akıyordu. Her yanıtsız sorunun ardından indirdiği darbe bedenimi acıyla dolduruyordu. Her hücrem yanıyor, acının çokluğuyla kavruluyordu.

” Kaset nerde lanet olası fahişe ! Konuş!” diye kükredi tokadı yüzümde bir kez daha patlarken. Önceki darbenin üzerine attığı tokat dişlerimi birbirine çarptırırken istesem de artık konuşamayacağımı biliyordum. Yanaklarım zonkluyor, yarılan dudağım her darbede biraz daha kan kaybediyordu. Bedenimse boş bir çuval yığınından farksızdı. Umut. Umut şimdi ulaşamayacağım kadar uzaktı.

Piç kurusu çıplak kafasından yüzüne akan terlerle yol yol olmuş pis yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

” Demek konuşmayacaksın. Susmaya devam et , tatlım. Seni becerirken böyle susmaya devam et !”

Bir anda ellerim defalarca düşmüş sandalyeden çözülürken yanan bedenimde hissettiğim buz gibi parmaklar içimi titretti. Kemer darbeleriyle parçalanmaya yüz tutmuş bluzum iri parmaklar tarafında tek bir hareketle ikiye ayrıldı. Güçsüz bedenim boş bir çuval gibi yere yığılırken “ Lütfen,” diye yalvardım içimden. Öldür beni. Lütfen , öldür beni.

Piç kurusu, iri parmaklarının çevik hareketleriyle pantolonunu düğmelerini açıp üzerime eğildiğinde boğazımdan içimde biriktirdiğim tüm çığlık bir anda boşaldı. Attığım çığlık boğazımı yakarken yüksek tavanlı depo bir anda çığlığımla boğuldu.

İri cüssesi pantolonumu çekiştirirken bacaklarımı ayıran elleri çığlığım ardından hıçkırıkları da beraberinde getirdi. Çaresizlik tenimden fışkırıyordu.

Lütfen, öldür beni. Öldür. Lütfen !

Üzerime abanan ağır cüssenin altında hıçkırıklarla sarsılırken kulaklarımı yırtan bir ses duyuldu. Ardından uzaktan, çok uzaklardan bir meleğin fısıltısını duyar gibi oldum. Melek bana sesleniyordu.

” Victoria !”

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 17

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 17

-ABD, Connecticut-

 

-Victoria-

 

Viski. Sıcak. Çıplak.

Dört bir yanımdan yükselen sigara ve içki kokularını çıplak bedenlerden havaya karışan ter kokusu takip ediyordu. Fonda insanın içini gıdıklayabilecek kadar nahoş  ama benim sadece midemi bulandıran bir müzik yankılanıyor, herkesi sihrine davet ediyordu.Orta yaşlı bir adam siyah tangasıyla önünde eğilen kadının kalçalarını iştahla avuçladı. Sarışın dansçı yüksek platformun ortasında bedenini müziğe göre şekillendirirken üzerindeki kıyafetlerden birer birer kurtulmaya başladı. Esmer bir dilberse can alıcı topuklularıyla çırılçıplak bedenini savura savura bir erkek grubunun içine daldı. Havadaki koku gittikçe yoğunlaşırken, donuk renkler baktığım her yerde karşıma çıkıyor, adeta boğazıma yapışıyordu. Elimdeki viskiden kendime gelmek için bir yudum daha aldım. Ilık viski boğazımı yakarak mideme inerken “ Nefes al” dedim kendi kendime. Nefes al.

 “ Boş musun yavrum ?” Oturduğum bar sandalyesinden hızla sesin sahibine döndüm.

 “ Doluyum. Şimdi yaylan !” Sesim tok ve kendinden emin çıkıyordu. Bir kez bile titrememişti. Karşımdaki adam üzerindeki hırpani kıyafetleriyle yanıma daha da yaklaştı. Şimdi bira kokan nefesi yüzümde, muhtemelen biranın yanında el altından aldığı hapların etkisiyle kızaran ve iğne ucu kadar kalan gözbebekleriyle tam karşımda duruyordu.

Adam baygın bakışlarına ve uyuşuk bedenine ters düşecek bir hamleyle hızla atıldı. Eli elbisemin yırtmacını sıyırarak bacaklarımın arasına yöneldi. Bir anda oturduğum yer değişmeye başladı. Hayır hala aynı yerdeydim ama zihnim beni anılara çekiyordu. Soğuk duvar yaralı sırtıma değiyordu. Her yer soğuktu sanki. Sırtımda hissettiğim soğuk iğne gibi batıyor, iliklerime kadar işliyordu. Koku… o bayat tatlımsı koku burun deliklerimden içeriye süzülüyor, her nefes alışımda boğazımı yakıyordu. Üzerime abanan bedenden yayılan kokuyu alabiliyordum. Tıpkı tenimden fışkıran korkunun kokusunu alabildiğim gibi. Bacaklarımın arasında ellerini hissedebiliyordum. Engel olamıyordum. Bağıramıyordum. Tek bir ses, tek bir nefes çıkmıyordu dudaklarımdan. Parmaklarını hissedebiliyordum. Sert, kabuklu güçlü parmaklarını hissedebiliyordum. Bacaklarımın arasındaydı. Parmakları sanki her yerdeydi. Ellerimi kaldıramıyordum. Parmaklar, beni duvara yaslayan adam üzerimden alınana kadar kasıklarımda gezinirken tek bir ses çıkaramıyordum. Utanç… en son ne zaman böylesine utanmıştım ?

Nefes nefese anıların girdabından sıyrıldığım gibi ayağımdaki topuklulara aldırmadan oturduğum yerden hışımla kalkarak adamın üzerine atladım. Ya da atlamaya çalıştım desek daha doğru olur. Çünkü adam bir anda başka bir kadın tarafından yaka paça sürüklenmeye başladı. Kendime toplamaya çalışırken havada uçuşan küfürleri ayırt edebiliyordum. Gözlerimi açıp yine o soğukkanlı maskemin ardına gizlenmek için biraz zamana ihtiyacım vardı. Bir dakika. Bir dakika sonra iyi olacaktım.

Henüz kendime gelememişken sırtımda hissettiğim elle hızla doğrulup vurmak için elimi kaldırdım. Ancak sırtıma dokunan az önce it herif değildi. Her hangi bir herifte değildi. Karşımda bir kadın duruyordu.

 “ Ağır ol bakalım. İyi misin ?” Kadının yumuşak sesi bana sıcak çikolataları hatırlattı. Keskin ve tatlı. Kalbimin gümbürtülerini azda olsa bastırıp başımı kaldırdığımda karşımdaki kadına tam anlamıyla bakabildim ve…vay anasını ! Karşımdaki kadın yeşil gözleri, parlak kırmızı saçları olan bir kızıl  ya da çekici bir sarışın değildi. Buradaki diğer herkes gibi küçücük kumaş parçalarını giymiş bir fahişede değildi. Kadının uzun gür saçları mekanın donuk renkleri ve oynaşan ışıklarının etkisiyle boyanıp dursa da koyu renkli saçlarını seçebiliyordum. Biçimli dudaklarının üzerindeki hokka burnu ve sütlü çikolata rengindeki gözleriyle harika bir uyum içindeydi. Üzerinde benim giydiğime yakın -daha az dikkat çekici ve daha az müstehcen kırmızı bir gece elbisesi vardı. Uzun boylu ve kesinlikle dolgun kıvrımlı biriydi. Aslında bu özellikler anlatıldığında fazla dikkat çekmeyebilirdi. Ama karşımdaki kadının etkisi görüntüsünden kaynaklanmıyordu. Daha derin daha yoğundu. O çakmak çakmak bakan kahverengi gözler öyle bir enerjiyle doluydu ki yanından geçen birisi dönüp bir kez daha bakar ve etkisinden kurtulamazdı. Hayran bakışlarımla kadını tepeden tırnağa incelerken esmer dilber durumumu anlayıp beni yönlendirerek arka taraftaki küçük localara götürdü.

” Kendine gel ve bana odaklan.” Dedi esmer dilber tatlı sesiyle. Az önceki olayın şoku hala üstümdeyken kendime gelmem oldukça zor görünüyordu. “ Nefes al” dedim yeniden kendi kendime. Geçecek. Bitecek. Nefes al.

Gözbebeklerim odak noktalarını yeniden bulduğunda “ Sende kimsin ?” dedim karşımdaki kadına.

Esmer dilberin sıcak kahverengi gözleri daha açık bir tonla parıldadı. O gözlerde- neredeyse -sevecen kıpırtıları görebiliyordum.

” Seninle böyle tanışmak istemezdim. Ben Gabrielle Maxwell .” Kadının uzattığı ele iki başlı bir canavar gibi baktım. Kadın- Gabrielle- bana yarım bir gülümsemeyle karşılık verdi.

” Sana her şeyi anlatmak istiyorum Victoria. Ama önce senin anlatacaklarını dinleyeceğim.”

Kaşlarımı çatarak sırtımı gergince dikleştirdim. “ Neyi anlatacakmışım ?”

Gabrielle tepkime sertçe karşılık vermek yerine düzgün, kıvrak kaşlarından birini alaycı bir ifadeyle kaldırdı.

 “Tüm hesaplarını temizlemişsin. Telefonundan, kredi kartlarından , seni bulabileceğimiz her şeyden sıyrılmışsın. Ve Amerikanın bir ucuna bu batakhaneye gelmişsin. İlginç şeylerin olduğuna eminim… Bir zamanlar senin cehennemin olmuş bu yere neden döndüğünle ya da bunun için neden kızını ve eski eşini terk ettiğinle başlayabilirsin mesela ? Sen karar ver.”

Gözlerimdeki şoku saklamak için artık çok geçti. İçimde kopan fırtınaların aksine hala yerli yerinde görünen görünüşümü gereksiz bir çabayla düzeltmeye çalışarak ayaklandım.

 “ Daha sakin bir yere gidelim.” Dedim kendime bile ters düşen bir sesle. Gabrielle anında ayaklanıp yanımda belirdi. Fena faka basmıştım. Lanet olsun.

***

 “ Polise gitmen gerekiyordu !” diye yakındı Gabrielle belki bininci kez.

” Sana anlattım. Gidemezdim. Gidemem. Polisler beladan başka bir şey değildir. Üzerine alınma ama şu ana kadar bana hiçbir yararları dokunmadı.”

Dışarıdaydık. Oturduğumuz bank bağı çözülen dizlerim için ilaç gibi gelse de soğuk açıkta kalan tenimi ısırıp duruyordu.

Gabrielle derin bir iç çekti. Nefesi havada küçük bir bulut oluşturuyordu.

“ Hani aristokrat tipli her şeyi bildiklerini zanneden züppeler çıkarda “Hayat adildir” derler ya, onlara bunları anlatmak isterdim. Koca kıçlarını sıcacık evlerinden ellerini paralarından ayırmazlarken hayatın gerçekleri ve adalet üzerine zırvalayanlara sadece şu olanlardan birini anlatmak isterdim. İnsanlar adaletin olduğuna inanıyor, insanlar her şeyi bildiklerine inanıyor. Onlara adaleti anlatmak isterdim. Kahrolası dünyadaki boktan adaleti onların kafalarına kazıyana kadar anlatmak isterdim.” Gabrielle öfkeyle solumaya devam ederken kaskatı kesilen bedenimle karanlığı izliyordum.

” Ben adaleti aramaktan çoktan vazgeçtim.” Dedim başımı Gabrielle’e çevirirken. “ Geçmişim hep peşimdeydi. Hala peşimde. Anılar hep orda. Yüzeyin altında çıkmayı bekliyorlar. Ben geleceğimi almaya çalışıyorum Gabrielle. Ben sadece geleceğimi kurtarmaya çalışıyorum. Geçmiş yakama yapışmışken geleceğimi kuramam. Böyle daha fazla yaşamam. Yeterince acı çektim. Tükendim.”

Kolumda Gabrielle’nın sıcak küçük elini hissettim.

 “ Arkanda neleri bıraktığının farkında mısın ? Ben bir polisim Victoria. Seni şimdi paketleyip geri gönderebilir gerekirse içeri tıktırabilirim” dedi Gabrielle keskin tonuyla. Karanlıkta bakışları parıldayarak gözlerime ulaşıyordu.

Boğazımdaki yumruyu yutmak istercesine yutkundum.

 “ Ama yapmayacaksın,” dedim kuşkuyla. Gabrielle’dan kısık, iç gıdıklayıcı bir gülüş yükseldi.

 “ Hayır, yapmayacağım. Çünkü bende aynısı yapardım. İnsan geçmişe bağımlıyken geleceğini kuramaz.”

Doğruldum. Soğukla kaskatı kesilen bedenimi gerdim. Kanın damarlarımda çılgınca dolaşışını hissedebiliyordum.

” O zaman geçmişin bağlarını koparmanın vakti geldi” dedim sesime güçlü bir ton katarak. Bunu yapabilirdim. Bunu yapmak zorundaydım.

Gabrielle beni göz hapsinde tutup timine haber vermesi gerektiğini bilmesine rağmen ikilemini üzerinden çabucak atmış görünüyordu. Rüzgar uzun saçlarını savururken karanlıkta parıldayan gözleri ay ışığında büyülü görünüyordu.

” Matt kesinlikle canıma okuyacak. Lanet olsun, hadi yapalım şu işi.”

 

***

 

Ay’ın Mağarası. Eğer buradan kurtulursam geceleri bu yerin kabuslarımı süsleyeceğinden emindim. Saatler ilerledikçe ortam daha da kızışıyordu. Şimdi odalardan yükselen çığlıkları ve inlemeleri daha net duyabiliyordum. Bulanan mideme aldırmadan müziğe ayak uydururcasına dans etmeye devam ettim. Saçlarımı geriye atma bahanesiyle arkama göz attığımda Gabrielle’nın parlak yeşil ışığın altında parlayan saçlarını gördüm. Ve o saçlarda gezinen elleri.

Gabrielle’nın planına göre Nick Cornick’in odasına sızmanın en kolay yolu odaya Nick Cornickle birlikte sızmaktı. Kesinlikle delice göründüğünü biliyorum. Gabrielle’ye göre Nick’in odası mutlaka korunuyor olmalıydı. Kameralarıda hesaba katacak olursak işimiz oldukça zorlaşırdı. Yakalanma riskini göze alamazdık. Bu durumda her yol bizi Nick Cornick’in çekici cazibesine götürüyordu. Gabrielle durumumun farkına varmıştı, planda daha fazla riske yer yoktu. Bu yüzden başrolü kendisi oynayacaktı.

Müzik değişirken bende hareket etmeye devam ediyor, bedenimi kıvırıp duruyordum. Kalbim panikle atarken dans etmek ve rahat görünmek oldukça zor olsa da şimdiye kadar kimse koluma yapışmamış ya da birileri beni yakalayıp götürmemişti. Bakışlarım yeniden Gabrielle’ye uzandı. Gabrielle bedenini tahrik edici hareketle oynatırken Nick Cornick’in bedenine sürtünüyordu. Uzun, ince yapısına rağmen iri yarı adamlara taş çıkartacak bir güçle ayakta duran Nick yeşil gözlerindeki aç bakışlarla Gabrielle’yi izliyordu. Ardından iki beden hareketlendi ve kalabalığın arasından sıyrılarak locaların sonundaki koridora girdiler. Dans etmeye ve mırıldanmaya devam ederek onları takip etmeye başladım. Yanından geçtiğim adamlar bedenimi süzer, gevrekçe sırıtır bazılarıysa dokunmaya çalışırken sakin ve sarhoş taklidi yapmaya devam ediyordum. Nick’in odası koridorun en ucunda 2 izbandut kılıklı herif tarafından korunuyordu. Gabrielle’nın işaretini bekleyeceğimi bildiğimden adamlara gözükmemeye çalışarak koridorda oyalanmaya başladım. Bir adam yanımda geçerken göğüslerimi avuçladığında cılız bir kahkaha attım. Bu çığlığımı çevirebildiğim en yakın şeydi.

Adam buğulu gözleriyle beni yakalamaya çalıştığında kollarının arasından sıyrılıp kasıklarına sert bir tekme indirdim. Adam önce inledi ardından homurdanarak yere yığıldı. Birilerinin görüp görmediğini kontrol ederken içimden “ Çabuk ol Gabrielle” diye sayıklayıp duruyordum. Lanet olsun çabuk ol!

Ardından beklediğim oldu. Gabrielle’nın kapıdaki adamlara işveyle söylediği sözleri duyduğumda derin bir nefes alıp rolüme girmek için hareketlendim. Ama tam o sırada kolum güçlü nasırlı eller tarafından çekilip bedenim duvara dayandı.

Bakışlarımı dehşetle beni tutan kişiye çevirdiğimde kanımın damarlarımda donduğunu içimin buz kestiğini hissettim.

Mavi gözlü piç kurusunun gözleri aynı şeytani bakışıyla parıldadı. Tıpkı onu son gördüğümde olduğu gibi. Hırıltılı sesi kulaklarımı yaladı.

” Bakın burada kim varmış… Demek sonunda yuvaya döndün. Hoş geldin küçük kız…!”

 

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 16

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 16

- California , San Francisco-

 “ Sen çıldırmışsın !” dedi Bill kocaman açtığı gözlerini gözlerime dikerek. “ Kesinlikle çıldırmış olmalısın.”

Parmaklarım klavyenin üzerinde uçarcasına gezinirken Bill’e bıkkın bir bakış fırlattım. Kesinlikle abartmayı çok seviyordu. Meredith Pruit’in odasından çıkıp elindeki dosyayı hafif bir gülümsemeyle masama bıraktı. Gerekli her şeyin hazır – en azından çoğu şeyin- hazır olduğunu bilmek içimdeki sıkıntıyı azda olsa bastırıyordu. Sonuçta amirlerden gerekli izni almak ya da belgeleri zamanında tamamlamanın çok daha ötesinde bir zorluk vardı önümde.

Bilgisayarın başından kalkıp hızla ceketimi giyinirken Bill köpek yavrusu bakışlarıyla beni süzüp duruyordu. Bazen oldukça sinir bozucu olsa da böyle baktığında ona kızmak imkansız hale geliyordu.

Dosyayı hızla gömleğimin içine sıkıştırıp kapıya yönelirken Bill tiyatroda meledrom sergileyen bir oyuncu edasıyla önüme atladı.

 “ Ahh, Elle…Ölmek için çok gençsin. Ama merak etme senin ardından bezbol biletlerine ve o gıcır gıcır Chevrolet’ine gözüm gibi bakacağımdan emin olabilirsin.”

Yanından geçerken dirseğimi Bill’in karnına sertçe geçirdim. “ Arabamdan uzak dur , ahbap”

Bill kocaman sırıtışıyla karşılık verirken gözleri şeytani bir ışıkla parıldadı. Kapıdan çıkıp merdivenlere yöneldiğimde arkamdan iğneleyici bir tonla seslendi.

 “ Sağ kalmaya çalış , Elle !”

Garaja doğru yönelirken içimdeki huzursuzluğu bastırmaya çalıştım. Bill bazen tam bir pislik olabiliyordu ama çoğu zaman gerçekleri söyleyen bir pislikti.

Kırmızı Chevrolet’im yollarda bebek gibi kayarken yol üzerinde birkaç yerde durdum. Nihayet eve ulaştığımda hava çoktan kararmıştı bile. Yol üzerinden aldığım torbaları yüklenip iki katlı güzel evime yürürken evden yükselen bağırışları duymamak imkansızdı. Heyecanlı adımlarla içeriye süzüldüğümde torbaları yavaşça yere bıraktım. Ceketimi çıkarmadan hafif bir ses çıkarmaya özen göstererek holde yürümeye başladım. Botlarım olmadan rahatlayan ayaklarım istekle büyük salona yönelirken arkamda bir hareketlenme oldu. Savaş çığlığı eşliğinde başındaki kovboy şapkasıyla sırtıma atlayan Samuel’in boynuma sarılan ellerine birer öpücük kondurdum. Samuel kazandığına dair bir savaş narası daha atacaktı ki çevik bir hareketle onu sırtımdan alıp kucaklayarak omzuma attım. Samuel homurdanarak hile yaptığımı söylerken sırtımın ortasına değen hafif sertliği hissettim.

 “ Eğer böyle bağırmaya devam edersen asla birini yakalayamazsın Sam. O kovboy şapkasının altında olan beynini kullanmayı dene.” Yüzümdeki koca sırıtışla arkamı döndüğümde Kathleen’in zarif küçük bedeni ve o minik ellerinden beklenmeyecek bir kuvvetle kavradığı plastik kılıcıyla küçük bir amazon gibi görünen görüntüsüne bakakaldım. Zaman bazen öyle çabuk geçiyordu ki onların her gün büyüdüklerini görmek çoğu zaman beni korkutuyordu. Çocuklar küçükken ve sorunları sadece dolaplarında olduğunu iddia ettikleri canavarlarken hayat çok daha kolaydı. Sizi demir bir kahraman gibi görür asla yenilmeyeceğinizi düşünürlerdi. Ama büyüdükçe sorunlar artardı. Dolaplarındaki canavarlardan onları koruyan kahramanlar olmaktan çıkardınız. Çocuklar büyümeye başladıklarında kendi kahramanlarını kendileri yaratmak isterlerdi. Dışarıdaki hayat böyle zalimken onların kahraman olma çabalarını izlemek gururun yanında hüznü de getirirdi. Bakışlarımı şefkatle Kathleen’in üzerinde gezdirip Samuel’i kucaklayarak yere indirdim. Alınlarına kocaman öpücükler kondururken bir yandan da darmadağın olmuş üstlerini toplamaya çalışıyordum.

Samuel’in üzerine giymeye çalıştığı ama beceremediği gömleğini düzeltirken Kathleen kılıcıyla Samuel’i dürtmeye başladı.

Samuel hırsla atılıp Kathleen’in kılıcını kaparken Kathleen dizlerini kırıp Samuel’e çelme taktı. Bir anda yere yuvarlanıp birbirlerinin etrafında dönmeye başladıklarında işlerin bir anda nasıl zıvanadan çıktığını merak ediyordum. Samuel’i Kathleen’in üzerinden kaldırıp çevik bir hamleyle kılıcı kaptığım sırada arkamdan cılız bir çığlık yükseldi.

Lilly’in kucağında etrafına gülücükler saçan Mark’ı kucağıma alırken minik oğlum yalnızca dört tane çıkmış dişlerini gösterircesine  kocaman bir sırıtışla yanaklarımı sıkmaya başladı. Kıkırdayarak yüzümü Mark’ın mis kokulu boynuna gömdüm. Kathleen ve Samuel arkamda yarın bana nasıl bir planla saldırabileceklerini tartışıyordu. Lilly torbaları mutfağa taşıyor, televizyondan yükselen yazın neşesine dair bir şarkı tüm salonu etkisi altına alıyordu. Çoğu kişi eve geldiğinde sessizlik ve huzur beklerdi. Oysa ben sessizliğin ne demek olduğunu iyi biliyordum ve sessiz yaşamak istemiyordum. Evin içindeki karmaşa bana hiçbir komedi filminin veremediği neşeyi veriyordu adeta. Kendimi bu evden, çocuklarımdan başka bir yerde başka bir şekilde düşünemiyordum. Kathleen ve Samuel’in konuşmalarının ve Mark’ın neşe dolu seslerinin ardından tüm bedenimi titreten o sesi duyduğumda hala kalbimin böyle delicesine nasıl atabildiğini düşünüyordum.

Matt yılların eksiltemediği Tanrı vergisi güzelliği ve haşmetiyle bir anda koca salonu dolduruverdi.

Kathleen neşe dolu bir kahkahayla babasının kucağına zıplarken Samuel koşarak Matt’in bacağına sarıldı. Mark’da tıpkı hepimiz gibi bu koca adamın büyüsüne kapılmış ellerini çırparak kucağımda tepinip duruyordu. Matt çocukları tek tek öperken Mark’ı kucağına alıp zıplatarak yanaklarına yumuldu. Küçük oğlum babasının yüzünü minik elleriyle çekiştirirken ağzından mutluluk mırıltıları çıkarıyordu. Bu sahneyi her akşam izlesem de bıkamıyordum. Bazen her şeyin bir rüya olduğunu düşündüğüm zamanlarım bile oluyordu. Matt tamamen gerçek olduğunu hissettirircesine burnunu yanağımda gezdirip dudaklarıma sevgi dolu bir öpücük kondurdu. Ona kalbimi dolduran şefkat ve sevgimle karşılık verirken bu geceyi atlatabileceğimi düşünüyordum. Her şeyi güzelce açıklarsam Matt sakince karşılayabilir hatta bana destek bile olabilirdi. Nihayetinde başarılı bir polistim. Matt kesinlikle bunu kabul ederdi. Kesinlikle…

***

 “ Asla !” diye kükredi Matt alev alev yanan bakışlarıyla. “ Bunu sorduğuna bile inanamıyorum ! Tanrım, sen beni öldüreceksin !”

Matt öfkeli adımlarla odada dört dönerken yatağın ortasında dizlerimin üzerine çökmüş azar işiten küçük bir kız gibi ellerime bakıyordum.

 “ Sana söyledim, tehlikede olmayacağım. Neredeyse hiç tehlikede olmayacağım” dedim bakışlarım hala ellerimdeyken. Böyleyken yalan söylemek çok daha kolaydı.

 “ Gabrielle !” diye mırıldandı Matt daha da koyulaşan ela gözleriyle. Bu durumun hiçte iç açıcı olmadığının bir göstergesiydi.

Başımı kaldırıp koyu bir perde gibi önüme düşen saçlarımın arasından yüzüne baktım. O taptığım ela gözlerin içindeki endişeyi , kaygıyı ve korkuyu görmemek mümkün değildi. Bir zamanlar bu koca adamın gözlerinde korkudan eser yoktu. Gerçi bizim dışımızdaki herkese kök söktürüyordu ama artık değişmişti. Bir dikili ağacı bile olmayan soğukkanlı bir kiralık katil değildi. Matt’in demir kadar sağlam ipek kadar yumuşak kalbine dokunduğumda tıpkı onun bana yaptığı gibi birbirimizi iyileştirmiştik. Yara izlerimiz hala oradaydı ama artık sadece birer izdiler.

 “ Yardım etmeme izin vermiyorsun ! Geçen yıl neredeyse kimliğin ortaya çıkacaktı Matt. Sen kendini tehlikenin içine atarken , arkada kalıp izlememi sakın bekleme benden. Evinde oturup her şeye kafa sallayacak biriyle evlenmedin sen. Üstelik Tanrı aşkına ben polisim !”

Matt öfkeyle saçlarını sıvazlayıp kendini arkasındaki koltuğa sertçe bıraktı. Çatık kaşları , kara kirpiklerinin ardından hala yanan ela gözleri ve gergin dudaklarıyla kendine hakim olmaya çalışıyor, öfkesini dindirip mantıklı düşünmeye çabalıyordu. Üzerimdeki ince askılım ve pembe külotumla yataktan kalkıp yavaş adımlarla yanına yürüdüm. Kendimi kucağına bırakırken Matt güçlü sıcacık elleriyle belimi kavrayıp beni sıkıca göğsüne bastırdı.

 “ Benden seni tehlikeye atacak bir şeyi kabul etmemi sakın isteme. Senin ne olduğunu da kim olduğunu da biliyorum. Seni keçi inadın, tehlike peşinde koşma dürtülerin ve polis olduğun gerçeğinle birlikte sevdim. Ama sende beni anlamaya çalış Gabrielle, saçının tek bir teline zarar gelse ölürüm ben. Çocuklarımızın ve benim sana ihtiyacımız var. Unut bunu.” dedi alnını boynuma bastırırken.

Derin güçlü bir soluk aldım. Bunun böyle olacağını biliyordum. Matt’in çok değer verdiği bir arkadaşının karısı kayıptı. Matt bu yüzden sık sık dışarıda Devon’la buluşuyor, Tanrı bilir hangi cehennemde olan adamlarıyla Devon’ın karısının izini sürüyorlardı. Devon’ı yakın olarak tanıdığım söylenemezdi ama onu 2 gün önce gördüğümde gözlerindeki çıldırmış ifadesi ve korkusu durumunu açıkça anlatıyordu. Devon Raymond O’Conner –eski- karısına hala deli gibi aşıktı.

Devon’a yardım etme dürtülerim, Matt’i bu işten uzak tutma dürtülerimle birleştiğinde olaya el atmaktan başka çarem kalmıyordu. Elbette Matt bundan haberdar değildi. Tanrım, o kadar delirmemiştim. Victoria Williams’ın yerini saptadığımı ve güçlü bir timi yapılacak baskın için hazırlattığımı Matt’e söylememiştim. Tıpkı operasyondan önce tek başıma Connecticut’a yapacağım yolculuğu söylemediğim gibi.

2005 yazında Connecticut’ta Nick Cornick’e düzenlediğimiz fiyasko baskında elimiz boş döndüğümüzü düşünüp kudurmuştum. Oysa şimdi haftalarımı geçirdiğim o iğrenç batakhaneleri faka bastırmak için elimde sağlam bir plan vardı. En azından Pruitt’i buna ikna etmiştim.

Matt ela gözlerini gözlerime dikip dudaklarını yavaşça, tahrik edici bir çekicilikle dudaklarıma sürttü.

 “ Bana söz ver Gabrielle. Bu işten uzak duracağına, ben yokken uslu olacağına söz ver.”

Arkada kalmış elimin parmaklarını çapraz yaparken bu yalanlarım için cehenneme gitmemeyi umuyordum. Matt’in dudaklarına ateşle karşılık vermeden önce derin bir nefes alıp gözlerine baktım.

 “Söz veriyorum.” Tanrım, kesinlikle sonum cehennem olacak.

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 15

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 15

Gitmek. İnsan geri dönemeyeceğini içten içe bilirken neden gider ? Giderse arkasında kocaman depremler yaratabileceğini bilirken nasıl düşer yollara ? Ya gitmek tek çareyse, ya başka seçim şansınız yoksa …?

Peki ya geride bıraktıklarınız, bir gün sizi affederler mi ?

Bakışlarım aynadaki görüntüme takıldı. Kot pantolonu ve kazağımın üzerine geçirdiğimin kabanım ince ama kullanışlıydı. At kuyruğu yapılmış saçlarım ve soğukkanlı ifademle savaşa hazır bir asker gibi görünsem de küçücük bir kızın çaresizliğiyle atıyordu kalbim. Derin bir soluk alıp hızlı adımlarla gerekli eşyaların bulunduğu sırt çantamı aldım. Yanımda birkaç parça kıyafet, gerekli evraklar ve nakit para dışında hiçbir şey yoktu. Olabildiğince az eşyayla iz bırakmadan ayrılmak istiyordum. Çünkü biliyordum, Devon’ın arkamdan gelmek isteyeceğini biliyordum. İçten içe gelmesini istiyordum. İçimdeki bu koca korku dağıyla yüzleşmektense ona sığınmak istiyordum.

Oysa mantığım Chris’i seçmişti bile. Ona evet demiştim. Arkamdan gelmesi gereken kişi evlilik düşünceleri kurduğum adam olmalıydı değil mi ?

Sessiz malikanede parmak uçlarıma basarak çıktım odadan. Hiç kimseyi uyandırarak risk alamazdım ama yapmam gereken bir şey vardı.

Bir çok farklı duygu uyandırırdı bu oda içimde. Bir çok kez bambaşka duygularla girmiştim buraya. Şimdi ne öfkeliydim ne kederli… Veda etmek için giriyordum buraya.

Gözlerim ayın gölgesinin düştüğü yatağa kaydı hemen. Koca bir devin küçük bir kuşu sardığı bir tabloyu izliyordum sanki. Devon kollarında sıkıca sarıldığı Devona’yla huzur içinde uyuyordu. Onları böyle uzaktan izlemek yerine yanlarına kıvrılabilmeyi diledim. Kızıma ve sevdiğim adama özgürce dokunabilmeyi, onlara veda etmek yerine sıkıca sarılabilmeyi diledim.

Yavaş adımlarla yatağa yaklaşıp yanan gözlerimle baktım yatağa. Gitmek istemiyordum. Ama gitmek zorundaydım. Bir parçam hala geçmişimde kalmışken geleceğime adım atamazdım. Çocukluğumu kurtarmam gerekiyordu oradan. Geçmişimdeki karanlığı söküp atmam gerekiyordu. Ya da o karanlıkta boğulmam…

İnsan yanlarındayken değerini anlayamıyordu sevdiklerinin. Oysa kaybetmek bir nefes kadar yakındı. Bakışlarımın kızımın yüzünde gezindi. Devona’nın yüzü anlam veremediğim bir şekilde bana daima annemi hatırlatırdı. Oysa annemi hatırlamıyordum. Ne bir resmi ne de bir anısı vardı zihnimde. Sadece kokusu… Annem bahar çiçekleri gibi kokusuyla düşlerimin sahibiydi. Şimdi kızıma bakarken sanki anneme bakıyor gibi hissediyordum. Bir zamanlar oda bana böyle bakmış mıydı ? Ölmeden önce oda odama girip saatlerce beni seyretmiş miydi ? Annem beni gerçekten sevmiş miydi ?

Titreyen parmaklarımla altın sarısı saçlarını yastığa dağıtmış kızımın yanağını okşadım. Öpmeye cesaret edemiyordum. Ona daha fazla yaklaşmaya cesaret edemiyordum. Tıpkı Devon’a yaklaşamadığım gibi… Onları uyandırmaktan çok vazgeçmekten korkuyordum. Çünkü biliyordum bana bir kez bakarlarsa gidemezdim.

Bu yüzden sessiz gözyaşlarım yanaklarımdan yatağa damlarken yalnızca saçlarını okşayabildim kızımın. Devon’ın dokunmaktan asla bıkmadığım yüzünü ezberledim usulca. Gece serin rüzgarlarıyla usul usul okşarken yüzümü parıldayan yanaklarımla yitik, bitik bir halde yürüdüm kapıya. Artık gitme vaktiydi. Ama geri gelecektim. Geri gelmek zorundaydım. Kızımın kaderi benimki gibi olmayacaktı. Ona silinip gidecek anılar bırakmayacaktım.

Gözyaşları içinde sessiz çığlıklarımı hapsettiğim bedenimle ağır ağır indim merdivenleri. Bu ev benim yuvamdı. Bu ev benim daima yuvam olarak kalacaktı.

Arkamda not bırakmadım. Belirsiz veda notlarına ya da endişelere gerek yoktu. Devon kızımıza sahip çıkardı. Kızım babasının yanında güvendeydi. Oysa yine de haber vermem gereken biri vardı. Telefonumu atmadan önce son kez kullandım. Chris üçüncü çalışın ardından uykulu bir sesle cevap verdi.

” Alo ?”

” Chris…” dedim kısık sesimle.

Karşı tarafta yatağın gıcırdadığını duydum. “ Victoria?” dedi Chris merakla.

Ona hikayenin tamamını anlatamazdım. Anlatmak istesem de dudaklarım çoktan küsmüştü kelimelere. Bu yüzden sadece “ Gidiyorum” diyebildim.

Chris’in nefes alışverişinin durduğunu fark ettim. Ardından konuştuğunda sesi boğuk geliyordu.

” Nereye ?”

” Bunu sana söyleyemem Chris. Sadece yüzleşmek zorunda olduğum gerçeklerden artık kaçamam” dedim basamakların sonuna geldiğimde. Sesim olabildiğince kısık olduğundan birilerini uyandırmaktan korkmuyordum.

” Ne zaman döneceksin?” dedi Chris bir solukta. Sesindeki umudu buradan hissedebiliyordum. Ona döneceğimi söylemek istedim. Ona geri geleceğimi söylemek istedim ama yalanları kabul etmiyordu dilim. Oda içten içe dönemeyeceğimi biliyor gibiydi.

Zaten gözyaşlarıyla yanan gözlerim başka bir krizle daha doldu. Telefonu kapatmadan önce yalnızca 2 cümle çıktı ağzımdan.

” Teşekkür ederim Chris… Üzgünüm.”

Bana yaptıkları için teşekkür etmek yetersizdi , biliyordum ama elimden daha fazlası gelmiyordu. Özür dilemek anlamsızdı ama sözcüklerden başka ne kalmıştı elimde.

Başımı kaldırıp kapıya yöneldim. Tıpkı bu eve ilk kez geldiğimde olduğu gibi sessizce çıktım dışarıya. Gece ayazını üstüme örterken ıslak yanaklarıma vuran soğuğa aldırmadım. Gece tüm ihtişamıyla bana kucak açarken yürümekten başka çarem yoktu. Ama kapıdan çıkmadan önce bir ses bir nefes duymuş gibi çevirdim başımı. İşte o zaman devasa camdan bana bakan Jane’i gördüm. Beyaz geceliği ve omuzlarından aşağıya dökülen saçlarını zar zor seçebiliyordum. Orada öylece durmuş bana bakıyordu. Durmam için ,geri dönmem için hiçbir şey yapmıyordu. Durduramayacağını biliyordu belki de. O kapıdan çıktığım andan itibaren geri dönüşümün olmadığını hissediyordu içten içe . Camın ardındaki Jane parıldayan gözlerini üzerime çevirdi. Bakışları adeta esir almıştı gözlerimi. Ardından minik eli camın üstüne kapandı. O gözlerde, o soğuk camın üzerinde duran elde söylenmesi gereken her şey vardı. Geri dön, diyordu Jane. Yine bize dön…

Yanağımdan boynuma doğru sızan gözyaşlarıyla hızla yürümeye başladığımda “ Deneyeceğim” diye mırıldandım. “Geri döneceğim…”

***

Birisi bana Connecticut’a geri döneceğimi söylese ona sadece gülerdim. Büyüdüğüm topraklar hayatım en acı anılarıyla doluyken değil buraya dönmek adını bile duymak istemiyordum. Kaybolmuş çocukluğum ve yitirilmiş ruhum saklıydı bu topraklarda. Gözyaşlarımla yıkanmıştı geçtiğim yollar. Ay her gece acı haykırışlarıma tanıklık etmişti. Açlığı da sefaleti de bu topraklarda tatmıştım. Kaybetmeyi ve kaybettiklerinin ardından duyduğun özlemi ilk burada tatmıştım. Bu topraklar benim lanetimdi. Bu topraklar beni içine çeken bir bataklık gibiydi. Şimdiyse attığım her adımda sinsi sinsi gülüyordu yüzüme. Dönüp dolaşıp geleceğin yer yine burası. Bu bataklık senin sonun olacak, diyordu sanki.

Deli gibi atan kalbimin sakinleşmesini dileyerek Bridgeport’un doğusundaki o eski mahalleye süzüldüm. Yıllar her şeyi değiştirdiği gibi burayı da değiştirmişti. Ama ne kadar değişilirse değişilsin her zaman aynı kalan bazı şeyler vardı ; anılar gibi. Şimdi unutulmuş, çöplük haline gelmiş bu sokak bir zamanlar küçük bir kızın hayallerinin kirlendiğine tanıklık etmişti. Bu yer küçük bir kızın umutlarının tükenişine tanık olmuştu. Evimiz ya da bir zamanlar evimiz olan küçük bina şimdi yıkılmak üzere bir harabeydi. Bu yıkık dökük harabede geçen günlerimi düşündükçe kaçıp gitmemek için yumruklarımı sıkıyordum. Ama öğrenmem gereken bilgileri almak için evi aramak zorundaydım. Peşime düşen adamlar babamın ardında bıraktığı kasetin peşindeydi. Kaseti bulma ihtimalimin en yüksek olduğu yer bu evdi. Babamın son yılları bu dört duvar arasında geçmişti. İki basamağı parçalanmış merdiveni görmezden gelip daha sağlam görünen pencereden girdim içeriye. Etrafta insan olmamasına rağmen sokağı her dakika gözlerimle tarıyordum. Anıların zihnimi ele geçirmesine engel olmak için aklıma gelen tek şeyi yapıp şarkı söylemeye başladım. Sesim kendi kulaklarıma bile zavallı bir titreklikte gelse de düşünmemi engelliyordu. İki odalı küçük binada moloz yığınları arasında yürürken bir yandan da duvarları kontrol ediyordum. Babam her zaman kapalı bir kutu olmuştu. Sırlarını kendi kutusunda başka hiç kimsenin bulamayacağı bir yere saklamış olabileceğini düşünüyordum. Parmaklarım sıvası dökülmüş duvarı yoklarken bastığım her yeri yoklamadan geçmiyordum. Ama evi baştan sona 3 kez aramanın sonunda elime geçen tek şey koca bir hiçti ! Bunca yolu bu lanet olası boş duvarlara bakmak için gelmemiştim. Geri dönüşü yoktu. Hayatımı geçmişimden gelenlerden kurtarmam için o kaset her neyse ve neredeyse bulmam gerekiyordu.

Üzerimin kirlenmesine aldırmadan ağrıyan dizlerimi dinlendirmek istercesine sağlam görünen bir moloz yığınının üzerine oturdum. Çantamın gözünden çıkardığım suyu guruldayan midemi yatıştırsın diye başıma dikerken gözüm tavana takıldı…

Lanet olsun ! Daha önce nasıl düşünememiştim. Eve gelen herkes kaseti yerin altında ya da bir şeylerin içinde arayacaktı. Hiç kimsenin aklına kaseti havada aramak gelmeyecekti ! Sırt çantamı yere fırlattığım gibi sağlam görünen moloz parçalarını üst üste yığmaya başladım. Parmaklarım keskin taşlar tarafından zedelense de umursamadım. Sonunda hafifçe sallanan moloz yığınlarının tepesine çıktığımda atik bir hareketle çökmüş tavana tutundum. Parmaklarım yüzeyde yumuşak bir yer, hafif bir çıkıntı ararken gergin kaslarım ve ter içinde kalmış bedenimle nefes almaya çalışıyordum. Parmaklarım aynı yüzeyi inatla aramaya devam ederken “ Burada olmalı” diye mırıldanıyordum. Burada olmalıydı.

Hani umut etmekten vazgeçmeye başladığınızda içinizden bir ses belki der ya, bir kez daha dene, belki olur der ya, işte bende o içindeki sese uyanlardandım. Bu yüzden ağrıyan kol kaslarıma ve sıkıntıyla kaskatı kesilmiş bedenime inat bir kez daha çıktım moloz yığınlarının üstüne. Parmaklarım ezberlediği zemini bir kez daha aradı sessizce. Nihayet dökülmeye yüz tutmuş duvarda anormal bir çıkıntı yakaladığımda güneş tüm parlaklığıyla üzerime doğmuş gibi hissediyordum. Öyle ki duvarı parmaklarımla açmaya çalışırken kırılan tırnaklarımın kestiği parmaklarıma aldırmıyordum bile.

Kazdım, söktüm. Kurtuluşumu avuçlarıma almak için delicesine savaştım. Nihayet duvar tüm tozunu ve keskin parçalarını da peşinde sürükleyerek dökülmeye başladığında tıpkı küçük parçalar gibi bende yere kapaklandım. Ancak muhtemelen çürüklerle dolacak vücuduma bakmaktansa avucumda sıkıca tuttuğum şeye çevirdim başımı. Avucumdaki bir kaset değildi. Zincirsiz paslanmaya yüz tutmuş gümüş bir pusulaydı. Kanayan parmaklarımdaki titremeyle nefesimi tutarak açtım pusulayı. Pusula kuzeyi göstermesi gereken yerde güneyi işaret ediyordu. Bakışlarımı daha da yoğunlaştırırken gümüş kapağın iç kısmındaki bir şey çekti dikkatimi. Yüzüme yaklaştırdığım pusulaya daha dikkatli bakarken ustaca işlenmiş numaraları fark ettim. Birbiri ardına sıralanmış 2 numara vardı karşımda. Korku her zaman güçlü bir silah olmuştur. Korku her zaman insanları tetiklemiştir. Bu yüzden orada oturup şaşkın bakışlarla numaralara bakmaktansa aklıma gelen ilk ihtimali göze alıp yoldaki bir satıcıdan aldığım eski telefonu çıkardım cebimden. Titreyen parmaklarım hızla telefon numarası olmasını umduğum rakamları tuşladı. Ardından tırnaklarımı yeme isteğimi bastırıp beklemeye başladım. Hat düştüğünde kalbim daha da hızlı atmaya başladı. Telefon bir kez çaldı. İkinci çalışında ahizenin kaldırıldığını duydum. Nefes alamaz bir halde elimdeki telefona yapışmışken karşı taraftan bariton bir ses yükseldi.

” Evet ?”

Nefessiz kalan ciğerlerime hızla bir nefes çekerken sesimi kontrol edebilmeyi diledim.

” Kiminle görüşüyorum?” diye sordum az da olsa titreyen sesimle.

” Ben Bran Cornick. Ne istiyorsunuz Bayan ?” dedi bariton ses daha da yükselerek. Arka plandan hafif bir müzik ve bir kadın kahkahası yükseliyordu.

İçimdeki korkulara gem vurarak “ Orası neresi ? “ diye sordum.

Bran, derin, sıkıntılı bir iç çekti. Konuştuğunda sesi hiç olmadığı kadar güçlü ve yakın geliyordu.

” Burası “ Ayın Mağarası” bayan. Şimdi bana neden aradığını söyle ya da bu numarayı nereden bulduğunu.” Donmuş bakışlarla karşıya bakarken kızgın sesin yüz kızartıcı bir küfürle telefonu kapattığını duydum. Ama tepki veremedim. Aklımda dönüp duran kelimelerle boğuşuyordum. “ Ayın Mağarası.” Bu isim neden bu kadar tanıdık geliyordu. Hızla sırt çantamı ve eski pusulayı kaptığım gibi evden ayrıldığımda geçtiğim yerleri görmüyordum bile. Nihayet ucuz bir pansiyonda sararmış dişleri ve kemikli suratındaki iğrenç sırıtışla görevli adamdan aldığım anahtarların açtığı odaya yöneldim. Odaya girdiğim gibi hızla kapıyı iki kez kilitleyip köşedeki tozlu masayı önüne çektim. Ardından rahatsız edici görünen yatağa çöküp düşünmeye başladım. “ Ayın Mağarası” bana neyi hatırlatmalıydı ? Cevap beklemediğim kadar kısa ve keskin bir şekilde çalındı aklıma. Babamın bir telefon konuşmasında adını haykırarak söylediği bu yer yıllar sonra yine karşıma çıkmıştı. Ama kanımı donduran ve beni nefessiz bırakan daldığım anılar değildi.  Ayın Mağarası’nın neresi olduğunu fark etmemdi. Babamın derin sesi tıpkı yıllar önce olduğu gibi çınlıyordu kulaklarımda.

” Ayın Mağarası’nı unut Victoria. Orası çok kötü bir yer. Senin asla gitmemen gereken bir yer. Asla adını anmaman gereken bir yer.”

Ayın Mağarası yılan Bran’in işlettiği bir genelevdi. Yılan Bran’sa Connecticut’un en büyük kadın tüccarıydı.

Kendimi sıkıntıyla rahatsız yatağın üzerine bıraktım. Kasede giden yol Ayın Mağarası’ndan geçiyordu. Ve görüldüğü üzere Bran Cornick’ten. Yıllar önce beni California’daki başka bir geneleve satan adamın ininden geçiyordu. Lanet olsun !

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 14

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 14

Doğru ve yanlış nedir ? Herkesin doğru dediğine içiniz yanlış diyorsa gerçek bunun neresindedir ? Hayatım boyunca bir şeyler için çabaladım ben. Annem ve babam olmadan geçen senelerde de , babamın alnına yediği damgayla geçirdiğimiz senelerde de, izbe genelev köşelerinde de, beni satın alan adamın karşısında da çabaladım. Tam oldu dediğimde, artık başardım dediğimde bir kez daha düştüm uçurumdan. Bu defa kalkamadım. Bacaklarım tutmuyordu artık, omzumdaki yükü kaldıramıyordum. Bende mucizeme tutundum. Şimdi yine ayağa kalkmışken ver elini dedi umut bana. Ver elini bana. Yanacağımı bile bile güvendim yine. Umuda tutunup sıkıca sarıldım boynuna. Peki şimdi umut karşıma geçip yolun sonu derse elden ne gelir ? Bir kez daha kalkabilir miyim ayağa ? Bir kez daha ayakta durabilir miyim ? İnsan uçurumdan düşerken tutunabildiği her şeyi yakamaya çalışır. Chris’e tutunuşum bundandı benim de. Chris benim en yakın arkadaşımdı. Chris ben nefes almayı unuttuğumda, defalarca yere kapaklandığımda yanımda olup usulca beni kaldıran yoldaşımdı. İnsanların yanında olması gereken kişiler güvendikleri kişiler değil midir ? Bir insana güvenmek ona sırtınızı dayayabilmek önemli değil midir ? Peki neden içim acıyor ? Neden ona dediğim evet her aklıma geldiğinde kalbim parça parça bölünüyor ? Kırılmaktan yorulmadı mı artık , durmanın zamanı gelmedi mi ? İnsan birini sevebilir. Onu delicesine sevebilirsiniz. Nefes almayı unuturcasına, boğulurcasına, hatta yerden kalkıp kalkıp düşercesine seversiniz bazen. Ama sevmez yetmez. Bazı şeyler asla geri gelmez. ” Ona evet demişsin” dedi Jane odama girip elindeki kıyafetleri dolaba yerleştirirken. ” Evet” dedim vereceği tepkiyi duygusuzca izlerken. Jane düzgünce bağlanmış at kuyruğunda parmaklarını gezdirip yerleştirdiği kıyafetlere baktı. Tatmin olmuş olacak ki dolabın kapaklarını kapatıp arkasını dönerek çıkmaya hazırlandı. ” Bir şey söylemeyecek misin ?” dedim arkasından kararsızca. Jane ondan beklediğim tepkinin aksine oldukça sakin bir şekilde arkasını döndü. ” Sen zaten kararını vermişsin, bir şey demenin ne yararı var.” Sözleri içimi yakıp geçerken ellerimi çaresizce birbirine kenetledim. ” Artık yoruldum. Kırılmaktan yoruldum. Parçalanmaktan yoruldum. Bir kez daha güvenmekten ve kendimi uçurumun dibinde bulmaktan yoruldum. Anla beni Jane. En azından sen anla beni” Gözlerimi yakan yaşlarla çaresizce baktım ona. Birilerinin beni anlamasını bekliyordum. Oysa herkes bende kaçıyordu sanki. Aslında bende kendimden kaçıyordum. Devon’a bu haberi söylemekten kaçıyordum. Onun gözlerine bakmaktan kaçıyordum. ” Seni anlamaya çalışıyorum Victoria” dedi Jane kaşlarını çatarak. “ İnan bana seni anlamaya çalışıyorum. Bana sadece şunu söyle ; Mutlu musun ?” Jane’in soprana sesi kulaklarımda çınlarken sözcükler zihnimde dört dönüyordu. Sözcüklerin etkisi döndükçe artıyor, arttıkça altında eziliyordum. Gözlerimden kurtulan bir damla yaş yanağımdan süzülürken başımı Jane’e çevirdim. ” Hayır !” Bu gerçekliğe doğru attığım bir çığlıktı. Mutlu değildim. Chris’e evet dediğimden beri içimdeki fırtınayla oradan oraya savruluyordum. Ama doğru olan bu olmalıydı. Güvendiğiniz, yanında mutlu olduğunuz, size nefes aldıran kişiyi severdiniz. Onunla evlenir ve sonsuza dek mutlu yaşardınız. Masallarda hep böyle olmaz mıydı ? Jane bana şefkat dolu bir bakış fırlattı. “ Mutlu olmalıyım” dedim gözyaşları içinde. “ Chris doğru kişi. Mutlu olmam lazım. O her kızın düşlediği kişi. Ona güveniyorum, ona inanıyorum, onun beni kırmayacağını biliyorum. Onun doğru kişi olduğunu biliyorum !” Konuştukça sesim yükseliyordu. Nefes nefese kalıp dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırdığımda Jane bana anlamlı bir bakış fırlattı. ” Merak ettiğim şey şu ; beni mi yoksa kendi mi inandırmaya çalışıyorsun ?” Jane acıyla kararmış yüzüme arkasını dönüp kapıdan çıkmadan önce “ Bay Devona’a ne zaman söyleyeceksin ?” diye sordu.

 

Tıpkı her zaman olduğu gibi en önemli noktaya parmak basmıştı. Devon’a bu haberi ben vermek zorundaydım. Ona ben söylemeliydim ama korkuyordum. O gözlere bakarsam gidemem diye korkuyordum. Ama korku gerçekleri ortadan kaldırmıyordu. Bazı şeyler yapılmak zorundaydı. ” Şimdi söyleyeceğim” dedim oturduğum yerden doğrulurken. Bazı şeyler yapılmak zorundaydı.

***

Akşam güneşi usul usul vedasını yaparken Devon’ı arka bahçede buldum. Ayaklarım geri geri gitse de kendimi yürümeye zorladım. Devon’ı geldiğimi görüp başını acıyla önüne çevirdi. Aslında böylesi daha iyiydi. Yüzüme bakarsa konuşamazdım. ” Beni bir daha görmek istemezsin sanıyordum..” dedi Devon ben usulca yanına oturduğumda. Bende tıpkı onun gibi önümüzde uzanan vadiye baktım. Karlar yavaş yavaş erimeye başlamıştı. Bu bank tıpkı şimdi olacağı gibi daha önce de bir çok acılı konuşmaya tanıklık etmişti. Ne gariptir ki onu sevdiğimi de burada söylemiştim ondan nefret ettiğimi de. Şimdide ona evleneceğimi söyleyecektim. ” Sana söylemem gereken bir şey var” dedim gözlerimi yakan yaşlara aldırmadan. ” Önce benim konuşmama izin ver” dedi Devon hızla araya girerken. Ona söyleyeceklerimi düşündükçe duyduğum kırgınlık da öfkede küçülüyordu sanki. Konuşabileceğimi düşünmüyordum bu yüzden sadece başımı sallamakla yetindim. ”Emma’yı kaybettiğim de öldüğümü düşündüm. Bir daha ayağa kalkamayacağımı düşünüyordum. Emma ve bebek benim yaşama sebebimdi. Bir insanın elinden nedenleri alındığında çırılçıplak kalıyor. İntikam beni büyüttü Victoria. Elimde hiçbir şey yoktu. Bende acıma tutundum. O geneleve senin kim olduğunu bilerek gittim. Seni eve getirdiğim de sana benimle zorla evleneceğini söylediğimde, hepsinde kim olduğunu biliyordum. Ama canım öyle çok yanmıştı ki birilerinin ödemesini istiyordum. Baban çoktan ölmüştü, elimde bir tek sen vardın. İntikam gözümü kana bularken senin masumiyetini, kırılganlığını göremedim. Biliyorum, yaptığım şeyler için yeterli değil ama eğer imkanım olsaydı zamanı geri almak isterdim. Seninle tanışmadan önceye değil. Bunu yapamayacağımı biliyorum. Emma öldüğünde bende öldüm sanmıştım ama yanılmışım . Ben yalnızca seni bekliyormuşum Victoria. Ben sadece seni bekliyormuşum…” Devon’ın acıyla gölgelenmiş sesi öylesine içtendi ki dudaklarımın bağı çözüldü. Durduramadım. Engel olamadım. ” Biz Chris’le evleniyoruz !” Artık gözlerimde tutamadığım gözyaşları sicim gibi yanaklarımdan süzülürken Devon’ın vereceği tepkiyi bekliyordum. Ama ne konuşuyor ne hareket ediyordu. Yanımda öylece oturuyor ve karşıya bakıyordu. ” B-bir şey söyle ?…” dedim umutsuzlukla. Sesini duymaya ihtiyacım vardı. Devon tek bir söz etmeden ayağa kalktı. Heybetli bedeni şimdi çökmüş gibiydi. Sanki küçülmüştü. Ya da küçüldüğünü düşündüren çökmüş omuzlarıydı. Nedeninin bir önemi yoktu, orada öylece ayakta dururken kollarımı alıp acısını ondan söküp almak istediğim bir çocuktan farksızdı. ” Doğru olan bu” dedim sesime güç katmaya çalışırken. “ Biz bittik Devon. Birbirimizi yaralamaktan başka hiçbir şey yapmıyoruz. Doğru olan bu. Chris benim için doğru kişi.” Sesim umutsuzca yükselirken kendimi savunmak için sunduğum sebepler gözüme küçücük görünüyordu. Devon çökmüş omuzlarıyla dışarıya doğru yürümeye başladı. ” Tanrı seni kahretsin ! Artık yoruldum ! Artık kaldıramıyorum ! Yapamıyorum ! Sadece, sadece mutlu olmak istiyorum !” dedim çığlık çığlığa arkasından. Devon cevap vermek için hiçbir girişimde bulunmadı. Ne durdu ne arkasına baktı. Öylece yürümeye devam etti. Hıçkırıklar içinde dizlerimin üzerine çökerken soğuk bedenimi dört bir yandan kuşatıyordu. ” Sadece mutlu olmak istiyorum !” dedim başımı arkaya atıp gökyüzüne fısıldarken. Sadece mutlu… Telefonum hıçkırıklarımı bastırırcasına melodik bir şekilde çalarken yaşların kapattığı görmeyen gözlerimle açtım telefonu. Karşımdaki ses üzerinde diz çöktüğüm kardan bile soğuk tonuyla konuştuğunda aklımdaki tek düşünce zamanın geldiğiydi. Bekleyiş sona ermişti.

***

-Devon-

   Yumruklarım kapıya indikçe eski kapı şiddetle sarsılıyordu. Odalarından başlarını uzatıp sesin kaynağına bakan tedirgin yüzleri umursamadım. Yumruğum bir kez daha şiddetle kapıya indiğinde aklımdan geçen tek şey Victoria’nın evleniyor oluşuydu. Victoria evleniyordu. Onu hayallerimde beyaz gelinliğiyle hayal etmiştim. Yüzündeki taptığım gülümsemesiyle sadece benimdi. Hayallerimde bir başkası yoktu. Oysa şimdi Victoria evleniyordu. Benimle değil. Kapı yeni bir yumruk darbesi için dayanamayacağını belirten gıcırtılar çıkarmaya başladığı sırada kapı birden önümde açılıverdi. Yeşil gözlü piç kurusunun uykudan yeni uyandığına dair gösterdiği mahmurluk benim delirmiş halimle bir anda değişirken alevler çıkan bakışlarımla üzerine yürüyüp odanın içine girdim. ” Ne istiyorsun ?” dedi Chris sakin bir sesle. Sakin olmamalıydı. Ya da istediğini olabilirdi. Hiçbiri onu öldürmek istediğim gerçeğini değiştirmiyordu. Sıkılı yumruğum hızla Chris’in sakin yüzüne indiğinde o sakin maskenin kırılışını izledim. Chris hışımla yerden kalkıp bana karşılık vermeye çalıştığında başka bir yumrukla onu duvara fırlattım. Sırtı duvara çarpıp kemiklerini sızlatacak bir hızla yere düşerken içimdeki ateşin gözlerimden taştığını hissediyordum. ” Ondan uzak durmalıydın ! O benim karım ! Devona benim kızım ! Seni piç kurusu, onlardan uzak durmalıydın !” Kükreyişim havada kırbaç gibi şaklarken bir başka yumrukla saldırdım Chris’e. Ama Chris bu sefer hazırlıklıydı. Yumruğumu savuşturup kanayan burnuyla yüzüme bakıp yumruğunu indirdi. Yanağımın muhtemelen kızaracağının farkındaydım ama acı o anda benden çok uzaktı. Asıl acı içimdeydi. ” Benden korkuyorsun değil mi Devon ? Çünkü biliyorsun onu mutlu edebileceğimi biliyorsun ! Senin yapamadığını yapacağımı biliyorsun !” diye haykırdı Chris yüzüme öfkeyle. Onu susturmak için bir yumruk daha indirdim yüzüne. ” Kabul etmek istemesen de ben onun için en doğru kişiyim. Neden bir kez olsun ona neler yaptığını düşünmüyorsun ? Ben onu asla incitmem Devon. Ben senin ona yaptıklarını asla yapmam “dedi Chris kanayan burnunu tutup düştüğü yerden doğrulurken. Göğsüm körük gibi inip kalkarken hiddetle kaynayan gözlerim ve gerilmiş bedenimle patlayacağımı düşünüyordum. Chris durgunluğumdan cesaret alıp kanayan yaralarına küçük odanın ucundan aldığı havluyu bastırdı. ” Gerçekleri gör artık Devon. Onu kimin mutlu edebileceğini gör !” Omuzlarımdaki gerginlik tıpkı içimdeki öfke gibi bir anda yok oluverdi. Aslında en başından beri acımı öfkenin ardına saklıyor, öfkemi bir kalkan gibi kullanıyordum. Koca bir adımda Chris’in yanına gidip yakasına yapıştım. ” Onun için doğru kişi sen olamazsın. Victoria olmazsa benim hayatımda ne ışık olur ne umut. Anlamıyor musun ? Sen o olamazsın. Kimse olamaz. Hiç kimse Victoria’yayı benim sevdiğim gibi sevemez ! “ haykırışım odada yükselirken Chris’in yeşim rengi gözleri bir an, sadece bir an çaresizlikle doldu. ” Belki onu senin sevdiğin gibi sevemem ama bir ömür seveceğime emin olabilirsin. Onu asla mutsuz etmeyeceğimi emin olabilirsin. Aradan çekil Devon. Bırak Victoria mutlu olsun. Bırak onu mutlu edeyim. Senin varlığın ona acıdan başka bir şey vermiyor.” Cevap veremedim. Önce ellerim ayrıldı yakasından ardından yıkıp geçtiğim yerlerden yavaş yavaş ayrıldı bedenim. Haklıydı. Ona acıdan başka ne vermiştim. Canını yakmaktan, onu parçalarına ayırmaktan başka ne yapmıştım. Victoria’yayı seviyorum. Hiç kimsenin onu sevemeyeceği kadar çok seviyorum. Onu mutlu olması için başkasına verecek kadar çok seviyorum. Kapıdan çıkmadan önce başımı hafifçe geriye çevirdim. Chris şimdi yaralı yüzüyle ayakta vereceğim kararı bekliyordu. Onu öldürmek istesem de o Victoria’yayı emanet edebileceğim tek kişiydi. ” Ona iyi bak. Gözlerinde tek bir damla yaş, ruhunda tek bir gölge görürsem, seni bulur ve öldürürüm. Ona iyi bak. Onu mutlu et.” Arkama bakmadan adım adım arşınlarken yolları gözlerim önüme çıkan hiçbir şeyi görmüyordu. Sadece Victoria’nın çığlığı vardı kulaklarımda ; Mutlu olmak istiyorum diye haykıran sesi dört bir yandan saldırıyordu zihnime. Eğer bensiz mutlu olacaksa ben onsuz mutsuz olmaya razıyım. Belki de her şey bu kadar basittir. Belki de aşk asla kavuşulamayandır.

 

Seni saklayacağım inan Yazdıklarımda, çizdiklerimde, Şarkılarımda, sözlerimde. Sen kalacaksın kimse bilmeyecek Ve kimseler görmeyecek seni, Yaşayacaksın gözlerimde. Sen göreceksin, duyacaksın Parıldayan bir sevi sıcaklığı, Uyuyacak, uyanacaksın. Bakacaksın, benzemiyor Gelen günler geçenlere, Dalacaksın. Bir seviyi anlamak Bir yaşam harcamaktır, Harcayacaksın. Seni yaşayacağım, anlatılmaz, Yaşayacağım gözlerimde; Gözlerimde saklayacağım. Bir gün, tam anlatmaya.. Bakacaksın, Gözlerimi kapayacağım.. Anlayacaksın.

 

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 13

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 13

Seziyorum ki kaçacaksın..

Yalvaramam koşamam

Ama sesini bırak bende

 

Biliyorum ki kopacaksın

Tutamam saçlarından

Ama kokunu bırak bende

 

Anlıyorum ki ayrılacaksın

Cok yıkkınım yıkılamam

Ama rengini bırak bende

 

Duyumsuyorum ki yiteceksin

En büyük acım olacak

Ama ısını bırak bende

 

Ayrımsıyorum ki unutacaksın

Acı kurşun bir okyanus

Ama tadını bırak bende

 

Nasıl olsa gideceksin

Hakkım yok durdurmaya

Ama kendini bırak bende

 

-Devon-

Victoria. Sadık şoförüm Drew malikaneden içeriye girerken aklımda dolaşan tek isimdi. Geçen sabah onu bırakıp gitmek zorunda olduğumdan beri içim içimi yiyordu. Onsuz bunca yıl boyunca yaşayabilmiş olmam kesinlikle bir mucizeydi. Victoria benim nefesimdi. O benim karanlığıma doğan güneş, geceme doğan aydı. Kızım ve ‘Karım’ diye düşündüm. Daha fazla beklemenin anlamı yoktu. Victoria’yayla konuşup ona her şeyi açıkladıktan sonra ona yeniden evlenme teklif etmeyi planlıyordum. Bu yıllar önce yapmam gereken bir şeydi. Victoria bu eve ilk ayak bastığı anda dizlerimin üzerine çöküp yapmam gerekeni yapacaktım. Bu defa zorlama olmayacaktı. Artık ne intikam önemliydi ne başka bir şey. Yeterince acı çekmiştik artık huzura ermenin vakti gelmişti. Aklımdaki düşüncelerle biraz tedirgin , biraz heyecanlı hızlı adımlarla arşınladım eve giden bahçeyi. Güneş henüz doğmasa da ufukta baş gösteren kırmızılığıyla doğacağının müjdesini veriyordu. Yavaş adımlarla hiç kimseyi uyandırmadan eve süzülüp merdivenleri çıkmaya başladım. Ama her zaman ki gibi yaşlı uşak William çizgili pijamaları ve yarı kapalı gözleriyle çoktan karşımdaydı.

” Hoş geldiniz efendim “ dedi Wiliam gözlerini uykuya inat açık tutarken. Onun bu haline gülümsemeden edemedim.

” Hoş bulduk William. Gerisini ben hallederim, artık yatabilirsin” dedim içtenlikle. William biraz ayak diretse de uyku yaşlı bedenindeki etkisiyle galip geldi. William’ın ayaklarını sürüyerek odasına doğru gidişini izlerken ondan asla ayrılamayacağımı düşünüyordum. William babamın yıllarca yanında çalıştıktan sonra şimdide benimle çalışıyordu. Bir çok kişi onun yerine tonlarca tecrübeli, dinç, bilgili ve kültürlü kişileri alabileceğimi söylese de William bu evin temel taşlarından biriydi. Ne kadar yaşlı ya da ne kadar inatçı olursa olsun o hayatımda bir şekilde var olmalıydı. Yorgun ama istekli adımlarla merdivenleri çıkıp içimdeki heyecanla koridorun hemen yanındaki odanın içerisine süzüldüm. Bakışlarım huzurlu yatağında uyuyan kızımın üzerinde gezinirken bir anda tüm yorgunluğumun omuzlarımın üzerinden kalktığını hissettim. Şu dünyada kızımı uyurken seyretmek kadar huzur verici bir şey var mıydı ? Devona’nın dört bir yana dağılmış altın buklelerini yavaşça okşayıp yanağına hafif bir öpücük kondurdum. Kızım her zaman annesi gibi kokardı. Tazecik bahar çiçekleri kadar temiz ve güneş kadar sıcak. Yüzümdeki gülümsemeyle nihayet odamıza yöneldiğimde Victoria’yaya sarılma hayaliyle içimin bir anda sıcacık olduğunu hissettim. Ona hala doyamamıştım. Aslında ona doymam asla mümkün olmayacaktı ama o uyurken küçük bedenini kollarımın arasına çekip ona sarılarak uyuma düşüncesi pantolonumun içindekine inatla daha yukarılardaydı. Pirinç tokmağı ses çıkarmadan çevirip odaya girdiğimde tahmin ettiğim tüm senaryoların geçersiz olduğunu fark ettim. Victoria yatağımızda uyumuyor, ya da heyecanla beni beklemiyordu. Hayır, o yalnızca vadilere bakan camın önündeki divanda oturmuş tıpkı bir heykel gibi dışarıyı izliyordu. Ceketimi hızla çıkarırken geldiğimin artık farkında olup başını çevirmesini ve bana harika gülümsemesiyle hoş geldin demesini bekliyordum. Ya da koşarak kollarıma atılabilirdi. Kısa süren evliliğimiz boyunca çok sık olmasa da evden uzak olduğum ya da çalışma odasında sabahladığım zamanlar beni hep bekler nihayet geldiğimdeyse uykulu ama olağanüstü güzellikteki gözleriyle “ Hoş geldin” derdi. Oysa Victoria başını çevirmedi. Bana bakmadı. Yerinden bir santim bile kıpırdamadı. Aklım olabilecek olasılıkları hızla tararken o piç kurularının ya da Chris’in bir şey yapmış olabileceği geçti aklımdan. Korku dolu adımlarla hızla Victoria’nın yanına ulaşıp  yanına oturdum.

” Canım, neyin var ?” dedim endişeyle vücudunu tararken. Görünürlerde bir yara izi ya da her hangi bir şey görülmüyordu. Elimi telaşla alnına koyup ateşine baktım. Hayır hastada değildi. Aslında soğuktu. Teni sanki buz tutmuştu. Endişem daha da artarken korku içimi kemirip duruyordu.

” Victoria, hayatım bana bak neyin var ? Bir şey mi oldu ? Tanrım Victoria ben endişeden ölmeden önce konuş benimle !” diye yalvardım üşümüş bedenini kollarımla sararken. Victoria ne bana sarıldı ne de gözlerini çevirdi. İçimdeki korku gittikçe büyüyordu. Bir şeyler olmuştu. Ve her ne olduysa Victoria mahvolmuştu. Kederli diyemiyordum. Üzgün ya da öfkeli de çok başka bir yerdeymiş gibiydi. Sanki ulaşamayacağım kadar uzaklara gitmişti.

Onu sıkıca sararken bunu o ona kim yaptıysa kemiklerini kırmayı planlıyordum. Aslında elimden sağ kurtulursa şanslı sayılırdı. Benim Victoria’mın saçının tek bir teli için dünyayı yakardım. Tıpkı ona zarar verenleri yakacağım gibi. Buna ister dominantlık deyin isterseniz sahiplenme içgüdüsü. Ne isim verildiğinin bir önemi yok. Birini sevdiğinizde onun tek bir bakışı, tek bir sözü için karşısında duramayacağınız kimse olmazdı.

” Devon…” diye fısıldadı birden Victoria tıpkı bir heykel gibi kaskatı durduğu kollarımın arasından. Dudaklarından dökülen adımdan yayılan kederi hissetmiştim. Sanki adımı söylemek ona acı veriyordu. Sanki dudakları adımı söylerken yanıyordu.

” Beni o genelevden alıp buraya getirdiğinde kim olduğumu biliyor muydun ?” Sanırım kalbim bir kez tekledi. Ya kulaklarım yanlış duymuştu ya da hala rüyadaydım.  Uyanmayı bekledim. Kötü bir kabus gibi arkamda bırakabilmek için bu anı, uyanmayı diledim.

” Benimle oynarken, beni o iğrenç teklifle evliliğe zorlarken kim olduğumu biliyor muydun ? Ya masumiyetimi aldığında, kim olduğumu biliyor muydun?” diye fısıldadı yeniden. Sesindeki boşluk içimi yaktı, kavurdu. Onun acısını dindirebilmek için canımı verirdim. Sesindeki tek bir üzüntü kırıntısı gözlerindeki tek bir damla için seve seve ölürdüm.

” En başından beri kim olduğumu biliyor muydun ?” dedi Victoria yeniden. Bu kabus neden bitmiyordu ? Neden uyanamıyordum ?

Kollarımdaki bir heykel kadar katı ve soğuk kadınıma sarıldım. Onu içimdeki ateşle yeniden ısıtmak ister gibi sıkıca bastırdım göğsüme. Yine sıcak olmalıydı Victoria. O hep içimde sıcacık olmalıydı.

” Cevap ver bana !” dedi Victoria kısık sesiyle. Sesinin kısıklığının bir önemi yoktu. Sesindeki eksiklik her şeyden daha çok yakıyordu canımı. Sanki boş gibiydi. Bomboş !

” Victoria !” diyebildim sadece onu sıkıca kavrarken. Her şeyin gerçek olduğunu kabullenmek için hazır değildim. Henüz değil, şimdi değil !

” Bana. Sadece. Cevap. Ver. Kim olduğumu biliyor muydun?” Victoria’nın sesi kısık , düz ve boştu. O boşluğu yok etmek istiyordum. Onu geri getirmek istiyordum. Ama bunları ona söylemek yerine dudaklarımdan tek bir sözcük döküldü geceye :

” Evet !”

Victoria ve beni bitirebilecek bir depremin başlangıcı sanıyordum bunu. Oysa Victoria nihayet hareket edip gözlerini gözlerime çevirdiğinde depremin çoktan bittiğini gördüm. Deprem bitmişti. Biz bitmiştik. O gözlerce her şey bitmişti. O gözler artık burada değildi.

 

Yıllar önce ilk kez öldüm ben Victoria. Hayatımın avucumun içinden kayışını izledim. Sonra karşıma sen çıktın. Ben ölüydüm Victoria. İçim buz gibiydi, kalbim yoktu benim. Sen beni yeniden hayata döndürdün. Sensiz boş bir kabuktan başka bir şey değilim. Sen benim ruhumsun. Nefesimsin ! Sakın yüzünü çevirme benden. Gitme sakın. Yıllarca yandım yine yanarım. Senin için her gün yanarım ama yüzünü çevirme benden. İşte o zaman ölürüm ben !

Göğsümdeki sancı bir nabız gibi çarparken , dudaklarımdan dökülemeyen sözcüklerin acısıyla yanıyordum. Onun bana kızmasını istiyordum. Hakaretleri kaldırabilirdim. Vurup, kırabilir, bağırıp çağırabilirdi. O taptığım menekşe gözlerindeki her duyguyla karşılaşmaya hazırdım. Ama bakışlarımız buluştuğunda yanıldığımı anlamıştım. Menekşe rengi gözler çoktan gitmişti. Ne öfke, ne kin, ne keder…gözleri çoktan terk etmişti beni.

 

” Gitme !” dedim bir fısıltı gibi çıkan sesimle.

 

Victoria kollarımın arasında asla uçmasını istemediğim , asla eriyip gitmesini istemediğim bir kar tanesi gibi süzülüverdi. Onu saran kolların boşluğu kucaklarken parmak uçlarım tenini ararcasına sızlıyordu. Yeterince acı çekmemiş miydik ? Yeterince bedel ödenmemiş miydi ?

Böyle gidemezdi. Böyle bitemezdi. Onu yeni bulmuşken başka bir kaybı kaldıramazdım. Onu yeniden kaybetmeye dayanamazdım.

Victoria gözlerini gözlerime bir kez olsun değdirmeden yanımdan geçip kapıya doğru yürümeye başladı. Koşup onu durdurmak, gitmemesi için yalvarmak istiyordum. Onun engelleyecek ne varsa onu yapmak istiyordum ama bedenim sanki donmuştu. Sanki bende onun gözleri gibi başka bir yere gitmiştim. Gittiğimiz yerde ruhlarımız buluşur muydu ? Ayrı düşen kalplerimizin acısını ruhlarımızla giderebilir miydik ? Zamanı geriye alabilmem mümkün müydü ? O güne o sabaha geri dönemez miydik ? Tüm bunların sebebi olan o kahrolası intikam yeminini ettiğim güne geri dönmenin bir yolu yok muydu ? İçimdeki acıyı dindirmenin bir çaresi yok muydu ?

Victoria sessiz adımlarıyla tıpkı gözleri gibi terk ederken beni arkasına bakmadan olduğu yerde durdu. Onun geri dönmesini umdum. Geri dön diye haykırmak istiyordum. Bana geri dön, bize geri dön ! Ama dudaklarım mühürlenmişti bir kere. Sözcükler erişemezdi artık dudaklarıma. Yanarlardır, kül olurlardı.

 

” Bana yalan söyleseydin seni affedebilirdim.” Diye fısıldadı Victoria. Sesi uzaktan, çok uzaktan gelir gibiydi. “ Ama sen bana yalan söylemedin. Yalanlar söyledin !”

Tıpkı gözleri gibi sesi de nefesi de kendisi de terk ederken beni ardından bomboş gözlerle bakıyordum. Yaşarken ölmek böyle bir şey miydi ? Peki bir kalp kaç defa ölürdü ?…

 

***

 

- Victoria-

 

Eski otelin küçük lobisine girip görevliden aldığım numaraya doğru mekanik adımlarla yürümeye başladım. Düşünmüyordum. Nefes almıyordum. Kalbim atmıyordu. Hissetmiyordum. Böylesi daha iyiydi. Yaşayan bir ölüden başka ne beklerdi insan ?

Numara karşıma çıktığında kapıyı iki kez çaldım. Tıpkı yürüyüşüm gibi mekanikti çalışım. Fazlasına gerek yoktu.

Yer yer dökülmeye başlamış kapı sessiz geçen bir dakikanın ardından açılıverdi. Chris uykudan kalkmış dağınık saçları ve parlak yeşil gözleriyle kapıda göründü. Onun tek bir laf etmesine dahi izin vermeden ;

” Teklifin hala geçerli mi ?” diye sordum yavaşça. Chris’in zümrüt yeşili gözleri şaşkınlık ve mutlulukla parıldarken “ E- elbette” diye kekeledi.

Artık hiçbir duygunun barınmadığı gözlerimi gözlerine çevirdim. Artık geri dönüş yoktu. Yolumun ucu uçurumdu ve atlamaktan başka çarem yoktu. Bazı şeyler asla değişmezdi. Kader hayatımı çoktan bir bok çukuruna çevirmişti. Uçuruma atacağım tek bir adım kurtuluşum olacaktı. Çünkü ne kadar direnirsem direneyim bazı şeyler asla değiştirilemezdi.

” O halde cevabım evet !” diye fısıldadım yüzüne. Oysa bu hayatım boyunca attığım en büyük çığlıktı.

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 12

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 12

- Devon-

 

Onu öpmüştü. Dokunmaya kıyamadığım, defalarca içinde kaybolduğum , tadından sarhoş olduğum dudaklarını bir başkası öpmüştü. Başkasının dudakları değmişti dudaklarına. Başkasının nefesiyle karışmıştı nefesi. Tıpkı dudakları gibi birleşmişti elleri.

Bir insan kaç defa ölürdü ? Sol yanımdaki acının sebebi neydi ? Bir ateş ne zaman sönerdi ? Bir aşk ne zaman unutulabilirdi ?

Oturduğum koltuk beni yerin içine çekiyordu. Duvarlar gittikçe yaklaşıyordu sanki. Boğuluyordum. Biri tüm havayı çekip almıştı sanki. Nefes alamıyordum. Hışımla ayağa kalkıp odanın içinde volta atmaya başladım. İçimdeki şey her neyse dışarıya çıkmak için zincirlerini zorluyordu.

’ Bunu sen istedin. Onu sen kaybettin !’ diye haykırıyordu bir yanım.

’ Kimse onu senin sevdiğin gibi sevemez. Kimse ona senin dokunduğun gibi dokunamaz. O yalnızca senin !’ diye karşı çıktı bencil yanım.

’ Ona ne yaptığına bak ! Onu kırdın, onu parçalarına ayırdın. Şimdi hayatına kimin girip giremeyeceğine karışamazsın. O artık senin değil’

’ Hayır. Victoria senin. Her zaman senindi. Her zaman senin olacak !’

İçimdeki çatışmaya bir son vermek ister gibi acıyla kükreyerek ellerimi saçlarımın arasından geçirdim. Tam o sırada kapının menteşeleri üzerinde dönen kilidini  işittim. Başımı sese doğru çevirdiğimde Victoria’nın menekşe rengi gözleriyle karşı karşıyaydım.

Üzerine giydiği açık mavi sade elbisesiyle en fazla 20’lerinin başında gösteriyordu. Ama bakışlarımı yüzüne çevirdiğimde orada gördüğüm ifade kesinlikle çok daha fazlası olduğunu haykırıyordu. Ona bakıp henüz gencecik bir kız olduğunu söyleyebilirdiniz ama bir kez o güzelim menekşe rengi gözlerine baktığınızda orada yaşanmışlıklarla dolu bir kadının yattığını fark ederdiniz. Gözlerim topuzundan sarkan birkaç tutam saçın zarif boynuna düşüşünü izledi. Çenesinin kavisinde, burnuna, elmacık kemiklerinden gür kirpiklerin ardına gizlenmiş gözlerine kaydı.

Onu nasıl öptün ?

 “ Bir şey mi istiyordun Victoria ?”

Victoria tapılası gözlerini gözlerimden bir an olsun ayırmadan birkaç adımda odayı arşınlayıp yanıma geldi. Şimdi teninden yayılan sıcaklığı hissedebiliyordum. Parmaklarım yüzüne dokunmak, dudaklarım dudaklarıyla buluşmak için sızlıyordu.

 “ Evet” dedi Victoria bana bakmak için kaldırdığı başını bir an olsun indirmeden.

 “ Ne istiyorsun?” dedim sesimi sakin tutmaya çalışarak. Onu kollarıma alıp kaçırmak, yalnızca, yalnızca kendimin yapmak istiyordum.

Victoria’nın menekşe rengi gözleri derinliklerindeki kıvılcımlarla parıldadı. Ardından taç yaprağı kadar naif dudakları aralandı.

 “ Seni.”

Bu tek kelime havada öylece asılı kaldı. Kulaklarım yanlış duymuş olmalıydı, belki de rüzgarın bir oyunuydu her şey. Kapalı pencerelerden girmenin bir yolunu bulmuş olmalıydı.

Victoria afallamış halime hafifçe gülümseyip elini yüzüme uzattı. Parmakları bir günlük sakalımın tenine batmasına aldırmadan yüzümde gezindi. Yalnızca bir dokunuştu ama bu dokunuş en derinlerime kadar işlemeyi başarıyordu. Kasıklarımdaki baskı bunun en büyük göstergesiydi.

 “ Devon…” diye fısıldadı adımı Victoria. Boğazından çıkan kısık sesi bedenimde elektrik hissi oluştururken yalnızca adımı söyleyerek beni nasıl bu denli çıldırtabildiğine akıl sır erdiremiyordum. Kasıklarım gittikçe pantolonumu zorluyordu.

 “ Sen ne yaptığını bilmiyorsun.” Dedim kuruyan boğazımı temizleyerek. Pantolonumun içindeki nasıl tepki verirse versin yapamayacağım şeyler vardı.

Victoria şimdi iki elini de boynuma sararken parmaklarının ucunda yükseliyordu.

” Ne yaptığımın hiç bu kadar farkında olmamıştım” diye fısıldadı usulca.

Bedenim bedeni için çıldırırken, onun sıcacık derinliklerinde kaybolmak, kendimi onun içinde kaybetmek istiyordum.

 “ Sizi gördüm. Chris’i…öptüğünü gördüm. Senin canını yaktığımı biliyorum Victoria. Bu beni kahrediyor. Sana yaptıklarım beni öldürüyor. Çektiğin acıları geri alabilmek isterdim. Her şeyi yaşanmamış saymak isterdim. İnan bana kendimden senin benden ettiğinden daha çok nefret ediyorum. Canımı yakmak istediğini biliyorum. Bunu hak ettiğimi de biliyorum. Ama bu gece bunu kaldırabilir miyim bilmiyorum. Seni başkasıyla gördükten, başkasının sana dokunmasını izledikten sonra bu gece dayanır mıyım bilmiyorum…”

Boğazıma oturan yumruyu yutmak ister gibi yutkunmaya çalıştım. Sanki boğazımdaki yumruyu yutarsam içimdeki ateş son bulacaktı.

Victoria bir elini ensemde diğerini omzuma yerleştirmiş yüzüme bakıyordu. Ona bakmak istemiyordum. Ona bakarsam dayanamayacağımı biliyordum.

 “ Devon…” dedi Victoria ikinci kez. Sesi ona bakmaya zorladı beni. Sesindeki tını öylesine yoğundu ki adeta ilahi bir çağrı gibi beni kendine çekiyordu. Gözlerimi gözlerine çevirdim ve orada gördüğüm şeyle kendimi kaybettim. Victoria acımasızca bakmıyordu. Öfke yoktu bakışlarında. İntikam yoktu. O derin gözleri elle tutulacak kadar yoğun bir şefkatle bakıyordu yüzüme.

Victoria cesurdu. Her zaman cesur olmuştu. Öyle ki bizi yakacak ateşe ilk adımını atan yine o oldu. Dudaklarını dudaklarıma hapsetti. İster içimdeki arzu deyin ister sahiplenme içgüdüsü dudaklarını yalnızca benim olduğunu ispatlar gibi öptüm. Onu başka herkesi unutmasını sağlamak istercesine öptüm. Canını yakarcasına, o acıda birlikte yanarcasına öptüm. Onu yalnızca öpmedim. Söyleyemediğim tüm o sözler gizliydi dudaklarımda. Dileyemediğim özürler, haykıramadığım gerçekler vardı o dudaklarda. Onu yine benim yapmak istercesine öptüm. Onu tek bir beden olurcasına öptüm.

Sarıldı bana. Ya da ben ona sarıldım. Kimin kime sarıldığının bir önemi yoktu. Ellerimi yüzünde gezdirdim. Yanaklarında, alnında, gözlerinde, dudaklarında gezindi parmaklarım. Avuç içlerime sinmesini istedim kokusunun. Onu yine böyle tutamasam bile avuçlarımda kalsın istedim kokusu.

Ellerim yüzünden bedenine kaydı. Tıpkı onun elerlide benim yaptığım gibi yüzümde gezindi. Ne olursa olsun yadsınamaz bir gerçekti aramızda geçenler; bir birbirimize aittik. Ayrılsak da , başkalarının sıcaklığına sığınsak da biz yalnızca birbirimize aittik.

Ellerim parçalarcasına kurtuldu üzerindekilerden. Ona öylesine aç, öylesine hasrettim ki yoluma hiçbir şeyin çıkmasını istemiyor, yoluma çıkanları şiddetle ortadan kaldırıyordum. Nihayet tamamen çıplak kaldığında benim için ne kadar zor olsa da kendi arzularımı bir an için bir kenara bırakıp ona baktım. Çırılçıplak karşımda duran kadına baktım. Benim kadınıma…

Beyaz teni loş ışığın altında parıldarken, narin omuzları ve ince bedenine harika bir uyumla tutturulmuş gibi duran doldun, diri göğüsleriyle harika görünüyordu. Görkemli bacakları, diri kalçaları ve tertemiz kadınlığıyla öylece karşımda duruyordu. Onun yokluğunda öyle çok süslemişti ki bu hayaller zihnimi gerçek olduğuna inanamıyordum. Ona yine dokunabildiğime inanamıyordum.

İçimdeki hasretle yeniden saldırdım dudaklarına. Haşince öpücüklerim boynundan göğüslerine inerken burnumu göğüslerinin arasındaki vadiye gömdüm. Kokusunu içime çektim. Öyle güzel, öyle doğal ve öyle…benimdi ki…

Onu saatlerce öpmek, okşamak isterdim ama daha fazla dayanacak gücüm kalmamıştı. Bir an önce derinliklerinde kaybolmazsam çıldıracağımı düşünüyordum. Ölecektim.

Victoria parmaklarını etime geçirirken inleyerek ayırdı bacaklarını. Islaktı. Sıcaktı ve ah tanrım çok sıkıydı. Tıpkı hatırladığım gibi…

Çıldırtıcı bir yavaşlıkla içine girmeye başladım. Sıcaklığı erkekliğimi sararken hazla gözlerimi kapattım. Sırtımdan akan terleri yüzümden akan terler izliyordu.

Victoria sıkıca sarıldı bana. Koyulaşmış, tutkuyla opal halkalara dönüşmüş gözlerini gözlerime kilitledi.

 “ Unuttur bana” dedi inlercesine. “ Geçmişi unuttur bana. Acımı unuttur. Sensiz geçen yıllarımı unuttur. Her şeyi unuttur bana” Gözlerinden akan sıcak damlalar yanaklarından boynuna doğru akarken içimdeki ıstırapla öptüm gözyaşlarının geçtiği yanaklarını. Bedenimi yeniden hareket ettirir ve yıllardır aşılmamış duvarlarını aşarken özür dilercesine öptüm gözyaşlarını.

Birlikte hareket ediyorduk şimdi. İçimizdeki açlıkla, tutkumuz birleşmiş bizi mahveden doruklara ulaşmıştı. Victoria’nın çığlığı boğazımdan çıkmasına engel olamadığım kükreyişime karışırken birlikte çıktık doruğa. Tohumlarımı içine bırakırken nefes nefese, terli bedenlerimiz karıştı birbirine.

Onu altımda ezmemek için yana devrilip sıcacık bedenini bedenime çektim. Nefes nefese tutkumuzun izlerinin dolaştığı yüzü hareket edene kadar saçlarını okşadım. Öyle doğaldı ki sanki onca yıl hiç geçmemişti. Sanki o hep burada, yanımdaydı…

 Ona yıllar önce söylemem gereken ama asla söyleyemediğim şeyi söylemenin tam zamanıydı şimdi. Beklemenin anlamı yoktu. Yine de yapmam gerekeni biliyordum. Victoria’yaya her şeyi anlatmanın  zamanı gelmişti. Her şeyi öğrenmeliydi. Ama önce çok daha önemli bir şeyi söylemem gerekiyordu.

Victoria’nın terden alnına yapışmış saçlarını çekip yüzüme bakması için yüzünü kavradım. Tapılası gözleri bir rüyadan uyanırmış gibi aralandı.

 “ Seni seviyorum…”

Victoria sanki donmuş gibi kalakaldı. Nefesini tutmuş öylece bana bakıyordu. Alnımı alnına yaslayıp gözlerimi kapattım. Bana inanmasını istiyordum. Onu yıllardır sevdiğimi bilmesini istiyordum.

 “ Seni seviyorum” dedim yeniden. “ Seni hep sevdim”

Gözlerimi açmadan bu anı hep tutabilmeyi diledim. Ona gerçekleri anlattığımda onu yeniden kaybedebilirdim. Ama artık yalan olmamalıydı. Aramızda hiçbir engel olmamalıydı. Onu kaybetmemek için tüm varlığımla dua ettim. Eğer gerçekten bir tanrı varsa ona tüm benliğimle yalvardım.

Kapalı gözkapaklarıma sıcak dudakların değdiğini hissettim. Victoria sıcacık nefesiyle yüzümü okşadı.

 “ Biliyorum… Bende seni seviyorum.”

***

- Victoria-

 

” Keşke gitmek zorunda olmasaydın” dedim ellerimi birbirine kenetlerken. Devon taptığım gülümsemesiyle baktı bana.

 “ O lanet yere gitmemeyi her şeyden çok istiyorum. Eğer sorun bu kadar büyük olmasaydı tanrı şahidimdir bir dakika bile yanından ayrılmazdım.” Güçlü elleri yüzümü avuçları arasına aldı. “ Ama merak etme . Geleceğim. Sen farkına varmadan geri döneceğim ve döndüğüm zaman konuşacağız. Sana…söyleyeceğim şeyler var”

Sesindeki boğukluk dikkatimi çekse de ben daha ağzımı açamadan dudaklarıyla susturdu beni. Ayaklarımı yerden kesecek öpüşüyle dudaklarımı esir aldı. Ardından Devona’yı kucağına alıp öpücüklere boğdu.

Devon büyük şirketten gelen acil durum çağrısıyla New York’a çağrıldığında henüz güneş yeni doğmuştu. Tüm gece bir an bile uyumamış bedenlerimiz enerjilerini tüketmiş sarmaş dolaş yatıyorduk. Şimdi bedenim tatlı tatlı sızlarken gözlerimde bir gram uyku yoktu. Devon kocaman gülümsemesiyle evden çıkarken ardından şevkle ellerimizi salladık. Onu hep böyle, kızımla uğurlamak ve karşılamak istiyordum. Artık ait olduğum yeri bulmuştum. Yıllardır sürdürdüğüm araf artık son bulmuştu. Mutluydum. Her şeyimle, tüm varlığımla, iliklerime kadar mutluydum.

Devona sevinç narası eşliğinde arka bahçeye Mercy’le oynamaya koşarken bende kıkırdayarak kapıyı kapatmak için hamle yaptım. Ancak henüz kapıyı kapatamadan hızla kapıyı tutan Chris’le karşılaştım. Yüzü heyecandan kızarmış, yeşim rengi gözleri pırıl pırıldı.

Ah Chris… seni sevecek kadın gerçekten çok şanslıydı.

 “ Victoria !” dedi Chris boğazını temizlerken. Yüzündeki ciddiyet kaşlarımı çatmama sebep oldu.

 “ Seni sevdiğimi biliyorsun-“ diye söze başladı. Artık ona bunu yapmak istemediğimden sözünü kestim.

” Chris, beni dinle. Seni çok seviyorum. Benim için çok önemlisin. Ama ben gözlerimi Devon’la açtım. Ne olursa olsun değiştiremeyeceğimiz şeyler vardır. Devon benim hayatım. Onsuz ben bir hiçim. Bunu en iyi sen biliyorsun. Sen öyle değerlisin ki… Seni sevecek kadını bulduğunda ne demek istediğimi anlıyacaksın.”

Chris sözlerimle kaskatı kesilirken gözlerindeki kırgınlık içimi parçalıyordu.

 “ Hayır Victoria” dedi uzun bir dakikanın ardından. “ Bunu sana yine yapmasına izin vermeyeceğim !”

Kaşlarımı çatıp ona anlamaz bir bakış attım.

” Lanet olsun ! O itin yine sana bunları yapmasına izin vermeyeceğim ! O sevdiğini söylediğin piç kurusu yıllardır sana yalan söylüyor ! Victoria, uzun zamandır bunu araştırıyordum. Şimdi kesinlikle eminim. Devon Raymond O’Conner. Komutandı. Karısı ve doğmamış çocuğu öldürül-“

” Ben bunları zaten biliyorum. Chris ! Tanrı aşkına kendine gel !” dedim öfkeyle.

” Sadece beni dinle Victoria. Devon karısını öldüren adamları tek tek bulup öldürmüş. Bu onun meslekten ihracına sebep olmuş. Öldürdüğü çetede tek bir kişi elinden kaçabilmiş. Eğer vurulmasaymış onu da öldürecekmiş. Victoria Devon’ın elinden kaçan babanmış ! Onun karısını ve bebeğini öldürende ! –“ Dünya etrafımda dönmeye başlamıştı. Kulaklarımdaki uğultu gittikçe büyüyor kalbim dört nala atıyordu.

” Devon yıllar sonra seni bulduğunda kim olduğunu biliyormuş ! Seninle bu yüzden evlenmiş ! Victoria o herif başından beri senden intikam almaya çalışıyordu. Tek derdi lanet olası intikamıydı !”

” Yeter !” diye bağırdım feryat edercesine. “ Devon yapmaz. Devon beni seviyor ! Sana inanmıyorum. Hayır !”

Kalbim deli gibi çarparken hayır diye yineledim içimden. Devon bunu bana yapmazdı. Buna asla inanmazdım. İnanmak istemiyordum. Onu dinlemeden kimseye inanmayacaktım. Devon dönecek ve bu saçmalığın sadece yalan olduğunu söyleyecekti.

Chris gözlerimde bunu görmüş olmalı çünkü bir anda ellerimi kavrayıp beni kendine çekti.

” Bekle” dedi. “ Onun gelmesini bekle ve sor ona. Ona sorduğunda sana gerçekleri söylemek zorunda kalacak. İşte o zaman seni bekliyor olacağım Victoria. Gerçekleri öğrendiğinde seni bekliyor olacağım. Ve ondan sonra seni de Devona’yıda bir daha asla bırakmayacağım.”

Chris’in yeşim rengi gözleri ona inanmam için yalvarıyordu adeta. Ağzımın kuruduğunu hissettim. İçimdeki ağırlıkla dizlerimin üzerine çökmek üzereydim.

” Victoria” dedi yeniden Chris. “ Seni seviyorum ve her zaman seninle olmak istiyorum. Devon sana gerçekleri söylediğinde tıpkı yıllar önce olduğu gibi yine yanında olacağım. Yaralarını saracağım ve hep yanında kalacağım. Bunu düşünmeni istiyorum. Bu söylediğimi düşünmeni istiyorum çünkü ben yıllardır bunu düşlüyorum”

Şimdi iki elimi tutuyordu elleri. Sakın söyleme demek istedim. Dudaklarından çıkarsa kelimeler geri gönderemezdim. Oysa dudaklarımdaki mührü kıramadan düştü kelimeler Chris’in dudaklarından.

 “ Evlen benimle, Victoria…”

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 11

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 11

İlişkilerde en zor şey sizi isteyen ve sizin istediğiniz kişi arasında kalmaktır. Çünkü her zaman sizi isteyen daha iyidir aslında. Sanki hayat çıkmaz sokaklarıyla yeterince dert olmuyormuş gibi hayatımı içinden çıkılmaz bir labirente çeviriyordu. Soğuk tenimi yakarken engebeli yollarda iki elime ki yürek tutuşturmuştu şimdide. Koş diyordu bana. İki elimde iki yürek, umutla beklerken ‘ Koş ! ‘ diyordu. Sakın durma.

Canımı yakan ve yaralarımı saran iki adam arasında kalmıştım. Devon, beni öldürmüş, Chris’se hayata döndürmüştü. Dışarıdan bakıldığında kimi seçmem gerektiği apaçık ortadaydı. Devon benim katilimdi . İnsanlar katilleri değil kahramanları seçerlerdi. Ama sorunda buydu ya ; ben kimseyi seçmek istemiyordum. Ben kimseyi seçemezdim. Çoktan gitmek için yola çıkmış yüreğime başka bir yürek yükleyemezdim.

Yine de iki elimde iki yürek vardı işte. Onları seçmemi bekleyen iki yürek.. Kimi parçalayacak ,  kimin canını yakacaktım ? Kimin katili olacaktım ?

Bilmiyordum. Bilmemek canımı yakıyordu. Bilmemek beni adeta yakıyordu…

 “ Ee, tüm vadiyi ezberledin mi bari ?” Jane’in sesiyle irkilerek kendime gelirken derin bir nefes aldım. Jane kinayeyle bakmakta olduğum vadiyi işaret etti.

” Bak şurası daha derin görünüyor. Ama benden sana tavsiye oralara dalmak istiyorsan sıkı giyinmelisin “ Jane’in dalıp gitmekle ilgili soğuk esprisine aldırmadan derin bir nefesle gözlerimi kapattım.

 “ Ne yapacağımı bilmiyorum Jane. Kimi seçmem gerektiğini bilmiyorum. Lanet olsun kimseyi seçmek istemiyorum ama seçmek zorunda olduğumu biliyorum !”

Jane’in içini çektiğini duydum.

” Neden yalnız olduğumu biliyor musun ?” dedi aniden değişen sesiyle. Kapalı gözlerimi açıp başımı yanımda oturan Jane’e çevirdim.

Jane güzel, küçük yüzünü vadiye çevirdi. Ama yüzündeki kederi görebiliyordum. O gözlerdeki acıyı hissedebiliyordum.

 “ Birini sevmiştim. Hayatımda ilk kez insanın kalbinin başkası için atmasının ne demek olduğunu öğrenmiştim. Gözlerim yalnızca ona bakmak için vardı. Ellerim onun ellerini tutmak için, dudaklarım onu öpmek için yaratılmıştı…” Jane gözlerine ulaşmayan sevimsiz bir kahkaha patlattı.

” İnsan böyle şeyler hissedince gözü kör oluyor. Neler olabileceğini, nelerin onu beklediğin bilemiyor. Robert ‘i seviyordum. Oda beni seviyordu. Ailesi beni çoktan arasına almıştı. Oturacağımız ev, çocuklarımızın odası…her şey hazırdı. Dışarıdan bakınca hiçbir sorun gözükmüyor değil mi ? Ama Tanrı bazen insanın kalbine iki aşk serper. Robert beni seviyordu, evet ama vatanını da seviyordu. Onun her zaman asil ruhunu sevmiştim. O az rastlanan gururlu, güçlü ve iyi yürekli bir adamdı. Öyle iyi yürekliydi ki savaşa gönüllü gitti.”

Jane’in sesi aniden kesildiğinde boğazımdaki yumruyu yutmaya çalıştım. Şimdiye kadar Jane’i bir çok şekilde görmüştüm ; Neşeli, mutlu, üzgün, düşünceli… ama daha önce hiç gözlerinde acıyı görmemiştim. Onu o küçük bedeninde kocaman yapan yüreğindeki acıyı ilk kez görüyordum.

 Susmasını söylemek istedim. Konuşma demek istedim. Gözlerinde bu acıyı görmek istemiyorum. Seni böyle görmek istemiyorum. Hadi Jane, gül hadi. Yine eski sen ol. Gözlerindeki kederi sil.

Oysa Jane devam etti.

 “ Onu savaşa çağırdıklarında geçirdiğim krizi hala hatırlıyorum. Deli gibi bağırıyordum. Ona vuruyor, etrafta ne varsa yere indiriyordum. Kalması için bir şey yapamayacağımı biliyordum. Beni asıl delirten oydu ya zaten. Onun gitmesine engel olamayacağımı biliyordum. Onu uğurlarken “ Sakın ölme” demiştim. Ölürsen, seni asla affetmem. Bana geri dönmezsen seni asla affetmem !…. 6 ay sonra haber geldi. Çatışmadan çıkamamış… Öylece kapımda durmuş bana eşyalarını veriyorlardı. Sanki onları alıp gittiğimde hayat devam edecekti. Her şey hiç olmamış gibi devam edecekti. Hayat onsuz nasıl devam edebilirdi ?”

Gözlerimden düşen bir damla avucuma damlarken acıyla Jane’e baktım. O küçücük bedeninde ne acılar taşıdığına baktım. Jane ağlamıyordu. Tek bir gözyaşı damlası dahi dökmüyordu. Chris’in söyledikleri geldi aklıma.

 “ Ağlamıyordu” demişti. “ Keşke ağlasaydı. Gözlerindeki keder gözyaşlarıyla gidecekse her gün ağlasaydı…” Şimdi anlıyordum ne demek istediğini. O gözlerde öyle bir keder vardı ki gözyaşları kuruyup kalmıştı.

Keşke ağlasaydı…

 “ Ona ölürsen seni asla affetmem demiştim. Bana dönmezsen seni asla affetmem…Ona asla onu affettiğimi söyleyemedim. Ona onu her zaman seveceğimi söyleyemedim… Seni tanıyorum Victoria. Ne yapmak üzere olduğunu biliyorum. Ama yapma. Geriye döndüğünde asla seni seviyorum diyeceğin birini bulamayabilirsin. Şimdi elinde fırsatın varken kalbinin sesini dinle. Hala vaktin varken yaşa ! Git ve sev. Gül ve mutlu ol. Hayat keşke denemeyecek ve beklilere kalamayacak kadar kısa…” Jane ince parmaklarını koluma hafifçe bastırıp ayağa kalktı. Her zaman ki gibi kırışıksız ve tertemiz elbisesinin üzerindeki görünmeyi tozları silkeleyip malikaneye doğru yürümeye başladı. Karnı üzerindeki adımları kulaklarımda çınlarken orada oturup ne istediğimi düşündüm. Kimin doğru olduğunu ve kimi seçmem gerektiğini…

Orada öylece ne kadar oturdum bilmiyorum ama Devona’nın neşeli kahkahaları çoktan kesilmiş, güneş geceyi özlem içinde bırakarak gitmişti. Bahçe kapısında ayın ışığının altında Chris’in parlak altın rengi bukleleri göründü.

 “ Bu senenin modasının kardan kadınlar olduğunu bilmiyordum “ dedi o çarpık insanın içini sıcacık yapan gülümsemesiyle. Gülümsemesi bulaşıcıydı. Bende gülümseyerek karşılık verdim ona.

 “ Eee bayan kar, donarak ölmeyi planlamıyorsan burada daha ne kadar oturacaksın ?” Bakışlarımı Chris’in zümrüt yeşili gözlerine çevirdim. 2 gün önce bana ilanı aşk eden adam değil de birlikte yemek yaptığım, birlikte romantik filmler izleyip acımasızca eleştiri yaptığım en yakın arkadaşım vardı sanki karşımda.

Ona baktım ve o gözlerde kendimi aramaya başladım. Kendimi onunla hayal ettim.

Chris derin bir iç çekip nefesinin havada buğular oluşturmasına neden oldu.

 “ Bana öyle bakma. Ben yine aynı Chris’im. Kollarında ağlayıp kahkahalarla sarıldığın o adamım yine. Biliyorum çok ani göründü sana ama ben yıllardır bekliyorum Victoria. Sana bunları söylemek için yıllardır bekliyorum.”

Chris başka bir konuşma için hazırlanmaya başladı.

” Öp beni” dedim aniden.

Chris birden büyüyen parlak gözlerini gözlerime çevirip şaşkınlık dolu bir bakış attı. Ona durumu açıklamak istemiyordum. Şimdi bir şeyleri açıklamanın sırası değildi.

” Öp beni” dedim yeniden çenemi havaya kaldırarak. Chris üzerindeki şaşkınlığı hızla atıp lafımı yeniden tekrar ettirmeden dudaklarıma yapıştı.

Sıcak dudakları dudaklarımla yılların acısını çıkartırcasına dolaştı. Onun verdiği güvenle karşılık verdim bende. Nefesi nefesime karışırken dudaklarımı yavaşça ayrıldı. Başımı kaldırıp gözlerimi gözlerine diktim. Chris yüzüne yerleşen heyecanlı beklentiyle bakışıma karşılık verirken oturduğum yerden doğruldum. Ardından eğilip Chris’in alnına bir öpücük kondurdum.

 “ Teşekkür ederim” diye fısıldadım parmaklarım yüzünden birer birer geçerken. Chris büyülenmiş gibi gözlerime bakarken yavaş adımlarla eve doğru yürümeye başladım.

Jane söylediğinde haklıydı. Hayat keşkeler için fazla kısaydı. Zamanı varken yaşamalıydı insan. Bende kendimce bir yola çıkmıştım şimdi. Jane’in Robert’i düşlediği gibi davranmıştım. Gözlerimin kimin için bakması gerektiğini, dudaklarımın kimi öpmesi için yaratıldığını anlamaya çalışmıştım.

Ayağımın altındaki karlar attığım her adımda ezilirken “ İki yürek” diye mırıldandım. İki elimde iki yürek taşıyordum ve şimdi birini seçmiştim. Başımı parlak geceye doğru kaldırdım, tam o sırada gözüm gece kadar kara gözlere takılı kaldı. Tüm bu zaman zarfında her şeyi izleyen o gözlere baktım ve emin adımlarla basamakları çıkmaya başladım.

Hayat kaybetmek için henüz çok erkendi…

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 10

Kalbim Sende Kaldı / Bölüm 10

Chris. Sarı saçları üzerine düşen karlarla ıslanıp koyu harelere dönerken yeşim rengi gözleriyle Chris karşımdaydı. Gülmek ve ağlamak arasında gidip geliyordum.

” Chris ?!” dedim zayıf sesimle ona doğru dönerken.

Öldü sandığım en yakın arkadaşım alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi.

” Ölmek kolaydır. Zoru sevdiğimi bilirsin V.” Chris’in sesindeki keskinlikle afallarken gözlerindeki tehlikeli parıltılara bakakaldım. Chris’se doğrudan yanımda olduğunu neredeyse unuttuğum Devon’a bakıyordu. Az önce ne demişti ?

Beynim karanlık suların içinden kelimeleri birer birer su üstüne çıkartırken duyduğum şokla neredeyse düşecektim.”Sen Victoria’yı ölüme atan adam olmalısın. Seninle görülecek bir hesabımız var !”Şok bedenimde sarmaşık misali yayılırken her şey bir anda gerçekleşti. Chris öfke dolu bir sesle hışımla Devon’ın üzerine atladı. Arka plandan birinin çığlık attığını duydum. Üşümüş ellerimle ağzımı kapattığımdaysa çığlık atanın ben olduğumu fark ettim.

Aman Tanrım ! Bedenimin üzerindeki şok dalgasından kurtulurken Devon’a ardı ardına yumruklar atan Chris’e odaklandım. Yalnızca 2 metre önümde başlayan kavgaya dahil olmak için bir adım attım ve Devon’ın bakışlarıyla karşılaştım. Devon dizlerinin üzerinde karı avuçluyordu. Gözleri gözlerimden bir an olsun ayrılmıyordu. Ama beni durduran bu değildi. Kuzgun karası gözleri bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. Kendini affettirmek isteyen küçük bir çocuk gibi bakıyordu. Cezasını çekmeye razı onu affetmemi bekleyen bir çocuk gibi. Ve işte o zaman fark ettim. Chris yumruklarını ardı ardına indirirken Devon karşılık vermiyordu. Ne bir ses ne de bir hareket çıkıyordu bedeninden. Orada karın üzerinde Chris’in her yumruğuyla sarsılan bedeniyle bana bakıyordu.

” Devon…” dedim dudaklarımdan istemsizce çıkan feryatla. Gece karası gözler alnından akan kanın ardından bana çevrildi yeniden. O gözlerdeki kederde boğulduğumu hissettim.

Orada öylece ne kadar durdum bilmiyorum ama bedenim sanki başkası tarafından ele geçirilmiş gibi sürüklenerek Chris’in önüne atladı. Konuşmak için ağzımı açtım ama tek bir kelime çıkmıyordu. Gözlerimdeki yalvaran bakışlarla Chris’e baktım. Chris hiddetle koyu opal halkalara dönmüş gözlerini üzerime odakladı. O keskin gözlerde bir ışık parladı . Chris kanla kaplı elini uzatıp parmaklarını yanağımda gezdirdi.

” Victoria” dedi usulca. Hipnotize olmuş gibi birbirine kenetlenen gözlerimizle durduk orada. Chris’in yeşim rengi gözlerindeki sırları çözmeye çalıştım. Duvarlarının ardına sakladığı şeyi görmeye çalıştım ama duvarlar çok kalındı. Ardına erişemiyordum.

” Gel benimle “ dedi Chris aniden. Kolumu saran kanlı parmakları beni karın üstünde çekiştirmeye başladı. Kolumu güçlü parmaklardan kurtarmak için yaptığım girişim sonuçsuz kalındı daha sert silkindim.

” Hayır” dedim sesime kavuştuğumda. Chris şaşkın bakışlarla yüzüme baktı.

” Hayır Chris.” Dedim yeniden. “ Gelemem. Şimdi değil”

Chris birden gözlerine tüneyen keder bulutlarının ardından baktı bana. Sonra sanki ne yaptığını fark etmiş gibi gergin duruşunu gevşetip “ Yine geleceğim “ dedi.

Ve ben tek kelime dahi edemeden gecenin gizemli gölgelerinin ardına karıştı.

***

-Devon-

Acı. Bedenim derin bir acı dalgasının içinde süzülüyordu. Yüzümdeki ya da bedenimdeki yaralar değildi canımı yakan. Victoria’nın gözlerinde gördüğüm bakıştı beni kahreden. Ona inanmayıp onu terk ettiğimde Victoria’yı kötülüklerle dolu dünyanın içine atmıştım. Saçının tek bir teline kıyamadığım küçüğümü kurtların içine bırakmıştım ve orada başka birisi küçüğümü benden almıştı. Acı insanı bataklık gibi içine çekerdi. Bir el olmadan o bataklıktan çıkamazdınız. Ve bir kez çıktınız mı tuttuğunuz eli asla unutamazdınız. Victoria’yı bataklıktan çekip çıkaran Chris’ti. Victoria’nın gözlerindeki sevginin sahibi Chris’ti. Hiç kimsenin görmesini istemediğim o güzel gözleri tıpkı bir zamanlar bana baktığı gibi şimdi bir başkasına bakıyordu. İşte asıl canımı yakan buydu. Korkumun sebebi buydu. Çünkü biliyordum , Chris’in gözlerinde görmüştüm, Victoria bir seçim yapmak zorunda kalacaktı. Ve beni iliklerime kadar titreten korku bu seçimin sonucuna bağlıydı. Onu kırmıştım. Onu tamiri mümkün olmayacak şekilde kırmıştım. O küçük kızı ellerimle parçalarına ayırmıştım. İntikam ateşim tüm benliğimi ele geçirmiş gözlerimi kör etmişti. Ahh, zamanı geriye almak mümkün olsaydı keşke. her şeyi yaşanmamış kılmak, ona bu acıları yaşatmamış olmak mümkün olsaydı keşke.

Çalışma odamın kapısı gürültüyle açıldığında bakışlarımı gelen kişiye çevirdim.

” Bay Devon, efendim. Engel olamadım” dedi panikle yaşlı uşak William. Ona sorun olmadığını anlatan bir bakış atıp bakışlarımı çalışma masamın önünde dikilen kişiye çevirdim.

” Seninle hesabımız henüz bitmedi” dedi Chris kıvılcımlar saçan sesiyle.

” Bende bittiğini düşünmüyordum zaten” diye mırıldandım. Elimde çevirdiğim kalemi masamın üzerine bırakıp ayaklanmak için harekete geçtim. Tam o sırada kapı bir kez daha gürültüyle açıldı ve sarı bir çiçek tarlası birden odayı doldurdu.

” Devon ! Chris !” nefes nefese kalmış bedeni panikle inip kalkıyordu. Öyle güzeldi ki bazen nerede olduğumu unutup dakikalarca onu izliyordum. Gözleri, dudakları, yanaklarının kıvrımı, saçlarının tenine değişi, gülümseyişi… en ufak bir hareketi bile büyüleyiciydi.

” V.” Dedi Chris Victoria’yaya gülümseyerek. Ellerim ona bakan gözleri oymak ona seslenen dudakları parçalamak isteğiyle uyuşmaya başladı.

” Chris ! Tanrım sakın kavga edeyim demeyin ! Kavga etmek istiyorsanız önce beni geçmeniz lazım !” Victoria nefes nefese kalmış bedenini ben ve Chris arasına çekip paravan rolüne girdi. Duruşu takdire değer bir cesaretle dimdik dursa da öyle küçük ve kırılgan görünüyordu ki olası bir kavgada önce onu buradan çıkarmam gerektiğini düşündüm.

” Merak etme V. Sadece seni ve Devona’yı almaya geldim. Dün gece oldukça ani oldu ama şimdi her şey daha…durgunken mantıklı düşünebilirsin. Sizi bu evden ve bu adamdan uzaklaştırmama izin ver” Chris konuştukça çenemdeki damarın daha da şiddetli atmakta olduğunu hissedebiliyordum. Şansını zorluyorsun Chris.

Victoria şaşkınlığından kurtulmak için hafifçe silkindi. “ Hayır Chris. Anlamıyorsun. Gelemem. Devona için en uygun yer şimdilik burası. Onu korumam gerek.”

” Onu da seni de ben korurum!”

Öyle ani ayağa kalktım ki koltuk büyük bir gürültüyle geriye savruldu. Öfke damarlarımda arsenik misali kol geziyordu.

” Bir daha Victoria’yaya bağırırsan dilini koparırım !”

Chris tek bir yumrukla parçalamak istediğim gözlerini üzerime çevirdi.

” Bana ne yapıp ne yapacağımı söyleyemezsin ! Victoria’nın canını yakmamdan mı korkuyorsun ? Yanlış kapıdasın adamım. Rolleri karıştırmışsın. Onun canın yakan tek kişi sensin !”

Bakışlarımı onu yakmak, ezmek, parçalamak isteğiyle Chris’in üzerine çiviledim.

” Onunla ne zaman karşılaştığımı bilmek ister misin ?” dedi Chris korkusuzca. Hayır. Konuşma. Sakın konuşma.

” Onu yıkık bir köprüden atlamak üzereyken buldum. Orada öylece durmuş Tanrı’nın gönderdiği bir melek gibi ölüme gidiyordu. Peki onu kurtardığımda ne söylediğini bilmek ister misin ? Ölmeme neden izin vermedin , demişti bana. Ölmeme neden izin vermedin… Öyle küçücük solmuş bir çiçek gibi karşımda dururken hiç kimsenin gözlerinde öyle bir acı görmemiştim. Hiç kimse böyle bir acı yaşamamalıydı. Aylarca tek bir kelime çıkmadı ağzından. Ağlamıyordu. Tanrım ! Keşke ağlasaydı. Gözlerindeki keder belki gözyaşlarıyla akar gider diye düşünüyordum ama o tek bir damla gözyaşı dökmüyordu. Sanki ölmüş gibiydi. Ruhu yok olmuş gibiydi.-“

” Chris…Sus !” dedi Victoria bir feryat gibi yükselen sesiyle.

Chris susmadı.

” Hamile olduğunu öğrendikten sonra hayatını yeniden kurmak için çalışmaya başladı. Çalışma poliçesini yaptırmak için gittiğimizdeyse soyadının değiştiğini öğrendi. Orada durup soyadını sayıklıyordu. Seni piç kurusu ! Onu boşadığını hayatına yeni bir sayfa açtığında tanımadığı bir kadından öğrendi ! Sen burada sıcacık yatağında yatarken o insanların pisliklerini temizleyip para kazanmaya çalışıyordu. Senin için yüzlerce kez gözyaşı döktü. Burada, tam kollarımda ! O içi parçalanırcasına ağlarken tek yapabildiğim onu bu acıyı yaşatanı öldürme isteğimle yanmaktı. Ona bir bak ! Onu ne hale getirdiğine bir bak ! Ben hayatımda hiç kimseyi onun gibi çabalarken görmedim. Onu öldürdün. Onu parçaladın. Onu yaktın. Tanrı’nın cezası ona bak ve onu ne hale getirdiğini gör !“

” Chris, kes artık ! Sus” Victoria’nın cılız çığlığımı yüreğimi parçalarken içimdeki yangına direnmeye çalışıyordum. Ayakta durmaya çalışıyordum.

” Hayır Victoria. Senelerce sustum. Artık susamam. “ Chris bakışlarını gözlerimden çekip Victoria’yaya çevirdi. Ne yapacağını anlamam yalnızca bir saniyemi aldı. Engel olmak istedim. Onu susturmak , o anın gelmesine engel olmak istedim ama sözcükler benimle girdiği savaştan galip geldi. Ve ben daha hareket dahi edemeden Chris son darbesini indirdi.

” Seni seviyorum Victoria. Bana Tanrı’nın bir lutfu gibi geldiğin günden beri seni seviyorum. Seni hep sevdim…”